Sözlü Eserlerimizde Güfte ve Güfte Şâiri Vecdi Bingöl

Şiir sanatı için bir duygu selinin mûsıkîsi, mûsıkînin ise duygu âhenginin ifadesi olduğu söylenebilir. Önemli edebiyatçılarımızdan Nihad Sami Banarlı, şiir ve mûsıkî için ne güzel bir tanım yapmıştır: “Şiir kelimelerle söylenen mûsıkîdir. Her şiir mısraı, her şeyden önce bir mûsıkî cümlesidir. Şiir o kadar mûsıkîdir ki ve bu mûsıkî de her dilin kendi iç âhenginden doğmuştur.”

Şiir ve mûsıkî çok eski zamanlardan beri birbirinden ayrılmayan, biri diğerini tamamlayan, özellikle sözlü mûsıkîmizde birbirlerine muhtaç iki gözbebeği sanatımızdır. Bu yüzden şair ile bestekår yüzlerce yıldan bu yana sanatın kat edilemeyen sevdâ yolunda vefâlı, aynı zamanda cefalı sevgilileri gibidir. Kimi zaman birbirlerine vefasızlıkları ve cefacılıkları da olmuştur. Bu, şâirin şiirini, bestekârın da bestesini bir evlat sevgisiyle sahiplenmesinden ve kendi sanatına daha fazla önem atfetmesindendir diyebiliriz.

Kim bilir belki bu yüzden şiirimizin åbide isimlerinden ve Türk Mûsıkîsinin sadık sevdâlısı Yahya Kemâl, şu sözleri telaffuz etmek zorunda kalmıştır: “Acaba şâirlerimiz mi daha büyüktür, bestekârlarımız mı?” Bu hususa bir istisna getirdiğini düşündüğümüz örneği, şiirimizin ustalarından Rıza Tevfik’in Cünye’deyken Sadeddin Kaynak’a yazdığı mektuptaki mısralarında bulduğumuzu da söylemeden geçemeyeceğiz. Şair Rıza Tevfik şöyle diyor:

“Hasret bir derin duygudur,
Sözle ifadesi mümkün olamaz.
Söz beliğ [güzel, sanatlı söz] olsa da, tebliği histe,
Şiir mûsıkîden üstün olamaz.”

Türk mûsıkîsindeki sözlü eserlerimiz dikkate alındığında, adaletli bir bakış açısıyla ikisinin de büyüklüğünü söylemek mümkün olabilecektir.

Yüzlerce yıl bir cihan imparatorluğuna payitaht olan İstanbul, bir anlamda güzel sanatlarımız yönünden de bizim topraklarımızın harika bir kompozisyonu, nadide bir sentezi ve sanat payitahtıdır diyebiliriz. Unutulmaz yazarlarımızdan Sâmiha Ayverdi bakın ne diyor: “Şiirle mûsıkî eski İstanbul’un saz ve söz bahçelerinde karşılıklı güzellik ve estetik yarışındadır. Aslında bu sanatkâr şehre bizim sanatımızın hangisi bütünüyle yakışmamıştır ki! Şiir mi, mûsıkî mi, resim mi, mimâri mi, tezhip mi, hat mi, digerleri mi! Sanki bu sanatlar bu güzeller güzeli beldenin ruhlarımızı sarıp sarmalayan zarafetini ortaya koysun diye icad edilmiştir.

İstanbul ve onun emsalsiz mücevheri Boğaziçi coğrafyası fetihten bu yana: Bâkiler, Nedimler, Vâsıflar, Şeyh Galipler, Yahya Kemâller, Faruk Nafizler, Orhan Seyfiler, Orhan Veliler ve daha niceleriyle şiir; Tanbûri Mustafa Çavuşlar, Sadullah Ağalar, Hacı Arifler, Lavtacı Hiristolar, Sâdeddin Kaynaklar, Yesârî Âsımlar, Ârif Samiler, Şekip Ayhanlar, Avni Anıllar, Alâeddin Yavaşçalar, Erol Sayanlar ve niceleriyle de mûsıkî iklimi haline getirilmiştir.

Şiirin de, mûsıkînin de geleneğinde; sözün ve nağmenin âhengini en mükemmel şekilde duyurabilme gayreti vardır. Bu yüzden de çok eski zamanlardan beri şiirin saz eşliğinde söylenmesi, bütünüyle milletlerin sanat geçmişlerinde görülmektedir. Bunun sebebinin de söze müzikal ses katmak ve tarihin ilk zamanlarında ses âhengi bakımından gelişmemiş dilleriyle şiirin saz nağmeleriyle söylenmiş olmasını sağlamaktır.

Sanat tarihi kaynaklarında Büyük Eflâtun (Platon)’un: Mûsıkîden ayrı bir şiir, sözden ayrı bir mûsıkî düşünmediğini, bir şarkının da üç unsuru olduğunu; söz, makam ve ritmden meydana geldiğini söylediğini görmekteyiz.

Bilindiği gibi, Türk Mûsıkîsi eserlerinin çok önemli bir bölümü sözlü eserlerden meydana gelmiştir. Bir mûsıkî eserinin sözlü olması güfte ile güfte şâirini, beste denen kompozisyonun ayrılmaz bir parçası haline getirmektedir. Ansiklopedik kaynaklar ve sözlükler “güfte”yi: sözlü bir eserin müzik dışındaki şiiri, manzum bölümü, şarkı sözü, müzik eserinin nazmı olarak tanımlar. Güftenin Farsçadaki anlamı da “söylenmiş” demektir. Bir sözlü eser, kayıtsız şartsız güfteye bağlıdır. Bestekârın duygularına eşlik edebilen güfte ile onun şâiri bu yüzden büyük önem ifade eder. Bestekârların ilhamlarına uygun düşen, değişik zamanların şâirlerinin şiirleri bestelenmiştir.

Güfteyi, beste yapmaya elverişli ve uygun şiir diye de tanımlayabiliriz. Yani güftede, şiirin taşıması gereken özellikler bütünüyle olacak, yanı sıra, vezin, kafiye ve nazım şekliyle nağmelendirmenin uyuşabilmesi göz önünde tutulacaktır. Bestelenmeye uygun şiir yazılması beraberinde “Güfte Şairi” kavramını da ortaya çıkarmıştır. Bestekârın nasıl şiiri bilen, anlayan olması gerekiyorsa ki; pek çok bestekár bestelerinden bazılarının güftesini kendisi yazmıştır, güfte şâirinin de mûsıkîyle ilgili, ona âşina hatta mûsıkîyi hazmetmiş olması, ortaya çıkan eserin güzel, dillerden düşmeyen olabilmesini sağlamıştır.

Mûsıkîmizde çok önemli bir form anlayışı farklılığı ile -bunda Tanzimat’ın da belli bir etkisi vardır diyebiliriz- yeni bir çığırın açılması, Hacı Arif Bey’in başlattığı şarkı formunun ön plana çıkarılmasıyla büyük formdaki (kâr, kârçe, beste, ağır ve yürük semâi) eser bestelenmesini geri plana düşürmüştür. Böylece güfte – beste, güfte -bestekâr ilişkisini de göz önüne sermiştir. Güfte şâirliği kavramı açık ve berrak olarak ortaya çıkmış, dahası Hacı Arif Bey-Mehmed Sâdi Bey sanat beraberliği musikîmizde güfte şâiri – bestekâr eşleşmesine öncülük etmiştir.

Bu eşleşmelere zaman içerisinde başka örnekler de verilebilir: Şevki Bey – Mehmed Hâfid Bey, Rakım Elkutlu – Nahid Hilmi Özeren, Saddedin Kaynak – Vecdi Bingöl, Selâhaddin Pınar – Mustafa Nâfiz Irmak, İsmâil Baha Sürelsan – Mahmud Nedim Güntel, Alâeddin Yavaşca – Dr. Rahmi Duman vb. bu beraberliklerde dostluk, ruh yakınlığı da fazlasıyla rol oynamıştır. Bunların arasına katmamız gereken bir gönül bağı ve ruh beraberliği de Yahya Kemâl- Münir Nureddin Selçuk’unkidir. Ancak üstad Yahya Kemâl: “Ben bestelensin diye şiir yazmıyorum, birkaç şarkı yazmışımdır sadece” demiştir. Bu yüzden de bu sanat dostluğunu güfte şâiri -bestekâr tanımının dışında düşünmek doğru olacaktır.

Bu düşüncelerin yanı sıra klâsik şiirimizin formlarından olan “şarkı”, zaman içerisinde Nedimlerden, Şeyh Galiplerden bu yana bestelenmek için yazılan şiirler cümlesindendir. Türk halk şirimizin koşmaları ve türkülerinin divan şiirimize etkisi ve aruz vezninin kullanılması ile “şarkı” formu şekillenmiştir. Bunun yanı sıra kalk şirimizle divan şiirimizin benzer şekil, ortak zevk ve yaşanılan zamana göre daha fazla insana ulaşabilme gaye müştereklikleri de şarkının şiirimizdeki belirleyici unsurlarıdır.

Güfte Şâiri Vecdi Bingöl

VECDİ-BİNGÖL

Doğum Tarihi: 1888
Doğum Yeri:
Erzincan – Kemaliye (Eğin)
Ölüm Tarihi:
30.01.1973
Defnedildiği Yer:
İstanbul – Kanlıca Mezarlığı

Güzel Türkçemizle, şiir sanatına ömürlerini adamış, yıllarını mısralarla örgüleyenler için: “Her şeyde bir mânâ sezen şâirler” diyen Vecdi Bingöl’ü, kendi çapında bir edebiyatçı şâir olarak ifade etmek yeterli bir tanım olabilir. Ama onu Türk Mûsıkî sinin en önde gelen, unutulmaz birkaç güfte şâirinden biridir diyerek anlatmak, bu çok tanınmayan sanatkârın hakkını teslim etmektir.

Dillerden düşmeyen, dünden bugüne, bugünden yarına kalacak şarkıların şâiri Vecdi Bingöl, güfte şâirliğinde; sayısız fidanın arasında, göklere uzanan üç – beş ulu çınardan biri olarak, mûsıkî ve şiir ufkumuzda ebediyen yer alacaktır.

Vecdi Bingöl’ün sevdâlarından ikisi, “Güzel Türk Yurdu Anadolu” dediği coğrafyanın bir ucunda baba toprağı Eğin – Arapkir, diğer ucunda ise, öğrenimi için gidip yerleştiği İstanbul – Boğaziçi hatta “Maviköy” diye ad koyduğu Çengelköyüdür.

1888 yılında Eğin’de dünyaya gelen Ali Vecdi Bingöl’ün babası Hâfız Mehmed Vahdi Efendi (1855 – 1924), annesi Hafize (Hazfa) Hanım (1871 – 1912)’dır. Vecdi Bingöl, Bingöl ailesinin altı çocuğunun en büyüğüdür. Babası Mehmed Vahdi Efendi’yi çok kısa bir tanımla, Vecdi Bingöl’ün kaleminden öğrenelim:

“Soy köküm eski (1747) Bingöl çobanlarından ve şimdiki yurdu Eğin – Arapkir arasındaki Sarıçiçek Yaylası olan Sinanlı aşireti ağalarından Mehmed Ali Ağa’dır. Babam Mehmed Vahdi, Cevdet Paşa Maarifi mensuplarından, Şark ve İslam kültürü ile mücehhez, uyanık bir mürebbi (çocuk eğitimcisi) idi. Beni takip ettiğim resmi mekteplerden daha çok, rahmetli babam işlemiş ve yetiştirmiştir.”

Arapça ve Farsçayı babasından öğrenen Vecdi Bingöl, küçük yaşlarda Kur’an’ı hıfzederek Hâfız olmuştur. Bu yüzden aile büyükleri kendisini “Güçcük Hâfız” diye çağırmışlardır. Eğin – Arapkir’deki ilk ve orta öğreniminden sonra, eğitimini tamamlamak üzere, yüreğinin bir yarısını baba ocağında bırakarak, 1908 yılında İstanbul’a göçmüştür. O zamanki adıyla Darülmuallimine (öğretmen okulu) girmiş ve Tevfik Fikret’in de talebesi olmuştur. Bu başlangıç, Vecdi Bingöl’ün düşünce dünyasında giderek önem kazanmış, “Eşsiz Hocam” diye tanımladığı Tevfik Fikret’i, gönlünde bir hocaya duyulacak saygının çok ötesine taşımıştır. Bu duygu ve düşüncelerini gerek şiirinde, gerekse hocası ile ilgili yazı ve konuşmalarında, sık sık dile getirmiştir.

Darülmualliminin üçüncü sınıfından sonra, tasdikname alarak ayrılmış, çok sevdiği ve gönülden bağlı olduğu öğretmenlik mesleğine, 1914 yılında İstanbul Ortaköy Mecidiye Vakıf Mektebinde adım atıp, 1950 yılına kadar öğretmenliğe devam etmiştir.

Vecdi Bingöl edebiyatla olan bağını şöyle ifade ediyor: “Kendi çapımda dilci ve edebiyatçıyım. Esasen dilci ve şâir olan Mevlevî bir babanın vârisi sıfatıyla, Türk ve Osmanlı Klâsik ve Mistik Edebiyatının haylice âşinasıyım. Koca Fuzûli’den Faruk Nâfiz imtidadında (uzayıp giden) her nevî edebî cereyan ve çığırlardan feyz ve nasip aldım. Aruz ve hece ile kendi ölçümde şiirlerim vardır. Daha çok hece yazdım. Bir halk şâiri hüviyetindeyim…

Vecdi Bingöl’ün sözünü ettiği zaman dilimi, XVI. yüzyıldan XX. yüzyıla uzanan ve dört yüzyılı aşan bir sürenin içerisindeki edebî gelişmeleri kapsamaktadır. Böylece Türk şiirinin estetikle, maharetle, kafiyeyle, vezinle, sözün özü edebiyat hünerlerinin süslediği bu meşakkatli yolu yürümeyi göze almış, kendisinin can yoldaşı ise, pek çok edebiyatçı da gördüğümüz gibi, İstanbul Türkçesi olmuştur.

Şâir Orhan Seyfi Orhon’un dediği gibi: “…Konuşulan dilin, yazı dili olması davası, muvaffak olmuştu. Standart şive İstanbul’da konuşulan Türkçeydi. Örnek olarak hanımların konuştuğu Türkçeyi alıyorduk; en çok işlenmişi, en güzeli, en âhenglisi oydu. Türk milletinin zevki, zarafeti, hançeresi yüzyıllar boyu ona en güzel şeklini vermişti…”

Türk şiirinde İstanbul Türkçesinin dikkat çeken güzellikteki örneklerinin, Rıza Tevfik ile başladığı konusunda, edebiyatçılarımız fikir birliğindedir. Rıza Tevfik’in o yıllarda kullandığı Osmanlıca; kelime ve ifade özelliği bakımından İstanbul Türkçesi ile uyuşmaktadır. Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki şiir nesli, önemli ölçüde Rıza Tevfik’in etkisinde kalmıştır. Özellikle Beş Hececilerden Orhan Seyfi Orhon ve Fâruk Nâfiz’de bu husus hissedilmektedir. 

O zaman dilimi dikkate alındığında, Vecdi Bingöl’ün bu edebî cereyânın içinde olmaması düşünülemez. Heceyle halk şiiri tarzındaki mısralarında Rıza Tevfik’in yanı sıra, Fâruk Nâfiz’in önemli ölçüde etkisi görülmektedir.

Vecdi Bingöl, aynı şiir yolunda olmaktan gurur duyduğu Fâruk Nâfiz’e “Boğaziçi Rüyası” adını verdiği ve çok duygulu bir hitapla: “Sanat yaylamızın çoban çeşmesi Aziz Hocam Fâruk Nâfiz Çamlıbel’e dağdaki karıncacığın armağanıdır.” diyerek hârika bir İstanbul şiir tablosu sunmuştur.

Vecdi Bingöl için, klâsik şiiri bilen, halk şiirini de içine sindirmiş, dolayısıyla şiir dağarcığını aruz ve heceyle besleyebilmiş bir mısra ehlidir diyebiliriz.

Bingöl’ün güfte şâirliğinin tam bir tanımını, kendi kaleminden öğreniyoruz: “Eski numune mekteplerinde rastladığım şâir ve bestekâr Mustafa Nâfiz Irmak’la, Türk şiirinin şarkı edebiyatında ve Türk musıkîsinde bir ifade ve güfte yeniliği yapmak kararıyle, bir hayli güfte yazdık. Bunlar zamanın şöhretli kompozitörlerince rağbet görmüş ve birçoğu da bestelenmiştir.”

Gerçekten Mustafa Nâfiz Irmak ve Vecdi Bingöl, gerek yaşadıkları dönem, gerekse, kendinden sonraki güfte şâirlerine örnek olmuş, bu konuda fikrî ve edebî akışı doğuranlar olarak öncülük etmişlerdir.

Vecdi Bingöl ve Mustafa Nafiz Irmak – Boğaziçi

Vecdi Bingöl, aruz vezninin yapısında bulunan “âheng” mükemmelliğini “Hecenin Beş Şâiri”nde görüldüğü gibi, güftelerindeki mısralarda yer verdiği ve özenle seçtiği kelimelerin âhengiyle hece vezninde sağlayabilmiştir. Özellikle hece kalıplarından 6 + 5 11’li ve 7 + 7 14’lü kalıpları ile, Türk aruzuna çok yakın bir âhenge ulaşmanın örneklerini vermiştir.

Kendisinin yazmış olduğu güftelerin önemli bir bölümü film şarkıları için olduğu, çoğunlukla da Sâdeddin Kaynak tarafından bestelendiğini biliyoruz. Bu unutulmaz güfte şâirimiz, film için yazmış olduklarında bile, hâtırâları ve hayâlleriyle kendi duygu dünyasını öylesine öne çıkarmıştır ki; kadın – erkek, seven – sevilen, hep hatırlanan – tamamen unutulanların gönüllerindeki med cezirleri, üstün bir lirizmle dile getirmiştir.

Güftelerine, bestelenecek olmasına rağmen, söze âheng katarak ses de veren Vecdi Bingöl, bir yandan da kelimeler ve mısralarla göz alıcı renklerle süslediği tablolar çizmiştir. Bu özellik, Servet-i Fünûn şiir anlayışında hocası Tevfik Fikret‘in resim yâni mısralarla tablolar çizmesi, Cenab Şahabettin‘in de sözün mûsıkîsini duyurabilme özelliklerinden izler taşır.

Vecdi Bingöl’ün tablo mısralarının dikkat çeken bir yanı da, günün iz bırakan saatlerini bütün çarpıcılığı ile dile getirirken, o ânın ruhlardaki aksini de çok güzel hissettirebilmesidir. Bu şiirlerinden biri de, kendisinin “Gurbet Akşamları” adını verdiği, Sâdettin Kaynak‘ın Hicaz makamındaki şarkısının “Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu” mısraı ile başlayan güftesidir.

Akşam saatleri çoğumuz için gurbet, ayrılık ve yalnızlık duygularının coşup taştığı zaman dilimidir. İşte bütün bu hissedişlerin gökkuşağı misâli renklendirdiği şiiri, Sadeddin Kaynak’ın bir o kadar güzel nağmeleri süslemiştir. Tabiatın değiştiğini gördüğümüz seher vakti ile gün batımı zamanı, çoğunlukla sanatkârın ilhâmına doyasıya malzeme bulduğu anlardır. Gönlümüzü, ruhumuzu kor gibi yakan ateş, en parlak alev; belki de hiçbir ressamın hâlâ bulamadığı kızıllıklar, akşamın getirdiği renkler, sesler ve duygulardır.

Güne veda ederken, güneş ufukta solmamak için direnip, her zamanki köşesine çekilerek, sanki kâinatı yakmaya hazırlanıyormuşçasına al al olduğu anlar, akşamın, yalnızlığı duyuran hüzün şarkılarının yükseldiği anlardır. İşte bu seslerin ve nefeslerin uzaklaşmaya başladığındaki alaca karanlıklar, siyah tülünü üzerimize serecek olan gecenin habercisidir. Vecdi Bingöl, incecik ve parlak el işlemesi nakış ve küçücük, çok renkli bir çiçek anlamı taşıyan “Mine”yi soldurarak, gurup vaktini resmetmesi, bir benzetme şâheseridir. Akşamın sessizliği, gurbetin kimsesizliğini iliklerimize kadar hissettirir. Kuşların uykuya varması, gölgelerin sulara inmesi hayâli, Vecdi Bingöl’ün ne ölçüde romantik olduğunun da güzel bir örneğidir.

Gurbet Akşamları
Enginde yavaş yavaş, günün minesi soldu,
Derdim bana arkadaş, bugün de akşam oldu.
Gölgeler indi suya, kuşlar vardı uykuya,
Gurbeti duya duya, bugün de akşam oldu.
Su yürür fısıldaşır, gider yâre ulaşır,
Yolcu yolda dolaşır (yaraşır), bugün de akşam oldu.

Eski kültür ve irfanımızın mektup mimârisi, aşkın bir parçası ve âşık için vuslattır. Gönüllerimizin uzaktaki yakınlarımız ve sevdiklerimizle bağı olan mektuplar, şâir Vecdi Bingöl’e; şiirden mektuplar yazdırmıştır. Özellikle bayram tebriklerini mısralarla kartpostallaştırmıştır.

Bu bayram da, yine her bayram gibi.
Gönlümüzü verdik özleminize…
Bir gurbet selâmı getirdik size.
Bu bayram da, yine her bayram gibi…
Kurban Bayramı, 1966, Âşiyan – A. Vecdi Bingöl

Vecdi Bingöl güfte şâirliğinin yanı sıra, şâir maharetiyle ve şiir tadında nesirle de iç içe olmuştur. Zamanın gazete ve dergilerinde okuyucularına, Vedat Yonca takma adıyla yazılarını ulaştırmıştır. Özellikle 1940’lı yıllardan başlayarak, Tahsin Demiray’ın yönettiği “Ev – İş” dergisinde, bu tabiat sevdâlısı şâir, kendisine ayrılan sayfaları; bağa, bahçeye, ormana ve koruya çevirmiş, her cümleyi, her kelimeyi de bahçelerle seralar, dağlar ve yaylalardan derlenmiş çiçek demeti güzelliğinde sunmuştur.

Vecdi Bingöl ilk evliliğini 1916 yılında Bedia Hanım’la yapmış, bir yıl geçmeden eşi verem hastalığından hayata gözlerini yummuştur. İkinci evliliğini ise, 1920 yılında, Remziye Hanım’la yapan şâirimizin eşi kendisinden dokuz yıl sonra bu dünyaya vefat etmiştir.

Uzun yıllar astım ve nefes darlığı ile uğraşan bu büyük güfte şâiri, 1973 yılında solunum ve kalp yetmezliği sonucu Çengelköyü’nde Hakk’ın rahmetine kavuşmuş, bir başka Boğaz incisi Kanlıca’da toprağa verilmiştir.

Edebiyatımızın, özellikle de şiir sanatımızın bütünü içerisinde, Vecdi Bingöl’ün önemli ve büyük şâirliğini değil ama, musıkîmizdeki büyük, hatta çok büyük, “Güfte Şâir”i olduğunu söylemek, gerçeğin tam ifadesidir.

Dillerden düşmeyen 180’in üzerindeki bestelenmiş güftesinden bazı örnekler bile onun önemini belirlemeye yetecektir.

  • Bingöllerden süzülürsün inersin (Fırat), Hüseynî, Sâdeddin Kaynak
  • Derman kår eylemez, ferman dinlemez, Segâh, Sâdeddin Kaynak
  • Dertliyim ruhuma hicrânımı sardım da yine, Segâh+Nihåvend, Sâdeddin Kaynak
  • Kalplerden dudaklara yükselen sesi dinle, Nihâvend, Sâdeddin Kaynak
  • Menekşelendi sular, sular menekşelendi, Nihâvend, Sâdeddin Kaynak
  • Yad eller aldı beni, taşlara çaldı beni, Hicaz, Sâdeddin Kaynak
  • Leylâ bir özge candır, Segâh, Sâdeddin Kaynak
  • Bülbülüm gel de dile (Çile bülbülüm), Muhayyer, Sâdeddin Kaynak
  • Geçti ömrüm yine hâlâ ben o bin derd ileyim, Nihávend, Selâhaddin Pınar
  • Gözünün rengini sordum kara sevdâ dediler, Hüzzam, Selâhaddin Pınar
  • Sorma bana nafile neler düşündüğümü, Kürdîlihicazkâr, Selâhaddin Pınar
  • Ayrılık yarı ölmekmiş, Nişâburek, Selâhaddin Pınar
  • Aşıka Bağdat sorulmaz, Mahur, Münir Nûreddin Selçuk
  • Dumanlı başları göklere ermiş, Hüseynî, Münir Nûreddin Selçuk
  • Söyle sevgili, sevgili söyle, Uşşak, Münir Nûreddin Selçuk
  • Varsın gönül aşkınla harâb olsun efendim, Nişâburek, Lem’i Atlı
  • Gönlüm nice bir senden uzak günleri saysın, Hüzzam, Mustafa Nafiz Irmak
  • Ah, ey güzel İstanbul, Nihâvend, Kadri Şençalar
  • Bağrı yanık bir anayım, Saba, Kadri Şençalar
  • Yine o menekşe gözler aralı, Dügâh, Kadri Şençalar
  • Ay dalgalanırken suların oynak izinde, Kürdîlihicazkâr, Artaki Candan vb…

Hasan Oral Şen’in yazdığı bu yazı “Şiir ve Mûsıkî Dünyamızdaki Güfte Şâiri Vecdi Bingöl başlığı ile 2013 yılı Ekim Ayında Türk Yurdu Dergisinin 314. sayısında yayımlanmıştır.