Rauf Yekta Bey’in Yeni Mecmua’da yayımlanmış 25 Teşrinievvel [Ekim] 1917 tarihli “Selim-i Salis Musiki Şinas” başlıklı yazısı

Selim-i Salis [III. Selim] Musikişinas

Cennetmekan Sultan Selim Han-ı Salis hazretlerinin asrına aid vekayi-imusikiye [musiki hadiseleri] bir müverrih-i musiki [musiki tarihçisi] için vâsî [geniş] tedkikat ve tetebbuata [incelemeler ve araştırmalara] zemin olabilecek kadar çoktur. Ne fayda ki o asrın vekayini [hadiselerini] ihtiva eden [içeren] tarihlerimizin hiç biri musikimizin ihya ve terakkisi [canlanma ve ilerlemesi] namına hakan-ı müşarünileyhin [adı geçen padişahın (III. Selim’in)] bizzat ve bilvasıta [dolaylı olarak] ibzal etdikleri [esirgemedikleri] teşvikata [teşviklere] ve bu teşvikat neticesinde Osmanlı alim-i musikiyesinde (ilm-i musikiyesinde?) husule gelen [meydana gelen] terakkiyata [ilerlemeye] dair hiç bir şey kaydetmemişlerdir.

Gerçi Tarih-i Atâ müellifi [yazarı] devr-i Selim-i Salis’te [III. Selim devrinde] fenn-i musikiyenin [musiki ilminin] mazhar olduğu [eriştiği] rağbete dair biraz malumat vermekde ise de bu malumat dahi bir müverrih-i musikiyenin [musiki tarihçisinin] asıl alakadar olacağı mesail [meseleler] ve hadisate [hadiselere] müteallik [dair] olmayub ancak Osmanlı padişahlarının en terakkiperverlerinden [ilericilerinden] biri olan Selim-i Salis’in memleketimizde ulum ve fünun-ı cedidenin [yeni ilimler ve fenlerin] tamimine [yayılmasına] sarf etdiği himemat-ı aliyyeden [yüce himmetlerden] musikimizin de vâsî bir mikyasda [geniş bir ölçüde] hissedar olarak asar-ı sabıkda [geçmiş asırlarda] vasıl olamadığı mertebe-i kemale [olgunluk derecesine] irtika etdiğine [yükseldiğine] ve bir de o asırda yetişen esatize [üstatlar] ve bestekarlar esamisinin [isimlerinin] zikir ve tadadına müteallik [bahsedilmesine ve sayılmasına dair]  birkaç satırdan ibaret bulunmaktadır.

Mamafih [bununla beraber] şurası şayan-ı teşekkür ki [teşekküre layık ki] Selim-i Salis’den sonra gelen padişahlarımızın asırlarında dahi musikiye olan rağbet birden bire munkatı olmayarak [kesilmeyerek] musiki erbabı makbul ve muteber tutulduklarından gerek devr-i Selimiye ve gerek edvar-ı müteakibeye [sonraki devirlere] ait vakayi ve şuun-ı musikiyenin [musiki hadiselerinin] kısm-ı azami [büyük çoğunluğu] beynelesatize [musiki üstatları arasında] ağızdan ağza intikal suretiyle büsbütün vadi-i nisyana gitmekten [unutulmaktan] kurtulabilmişdir. Yetişdiğimiz esatize-i kadimeden [eski üstatlardan] kemal-i itina ile [büyük bir özenle] zabt u kayd etdiğimiz bu vakayi ve şuunun ekserisi [hadiseler ve olayların çoğunluğu] öyle zannederiz ki bugün ekser musikişinaslarımızın bile malumu değildir. Bunlardan Selim-i Salis’in hayat-ı musikisine müteallik [musiki hayatına dair] olanlarını bu makalede mevzu-ı bahs edeceğiz. O devrin sair vekayi-i musikiyesini [diğer musiki hadiselerini] de ikinci bir makaleye bırakıyoruz.

Selim-i Salis, en ziyade şehzadeliği zamanında musiki ile iştigal etmiştir. Taht-ı Osmani’ye cüluslarından [tahta çıktıktan] sonra umur ve gavail-i saltanat [saltanat işleri ve sıkıntıları] bizzat iştigallerine o kadar müsaid olmamış ise de erbab-ı musikiyi yine teşvik ve tergibden biraz hali kalmamışlar [musiki ustalarını şevklendirme ve isteklendirmeden geri durmamışlar], vakit ve halleri müsaid oldukca bazı asar-ı bergüzide [seçkin eserler] dahi vücude getirmişlerdir ki suzidilara namını verdikleri makamda besteledikleri ayin-i şerif-i Mevlevi bu asarın bilaşübhe [şüphesiz] en nefisidir.

Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerine karşı besledikleri hiss-i tazim [saygı] ve muhabbetin sevkiyle bir hizmet-i müteberreke [mübarek hizmet] olarak telif etdikleri bu ayin-i şerif, Selim-i Salis’in dehay-ı musikisini isbat eden muhteşem bir şah eser-i sanatdır.

Osmanlı padişahlarının bir çoğu tarikat-ı aliyye-i Mevleviyye’ye mensub olub hatta hanedan-ı celil el-şan-ı Osmani’den [yüce Osmanlı hanedanından] firdevs-aşiyan [cennetmekan] şehzade Gazi Süleyman Paşa sikke-i Mevlevi’yi teberrüken [mübarek sayarak] her zaman hame-i mübahatında [başının üstünde] taşıdığı gibi Selim-i Salis de aynı tarikata mensub bulunmakda ve Kulekapısı Mevlevihanesi postnişini olan şair-i şehir ve arif-i bi-nazir [eşsiz] Şeyh Galib Dede merhuma büyük bir teveccüh ve teveddüd [sevgi, dostluk] göstermekde idi.[1]

Bu tevcih-i kalbi ve samimi sevkiyle (?) alelekser [çoğunlukla] cuma günleri selamlık resm-i alisi [töreni] Kulekapısı dergah-ı şerifinde vaki olur [meydana gelir] ve Şeyh Galib ile o asrın en münevver [aydın] ve güzide üdeba [edipler] ve sühanşinasandan [güzel söz ustalarından] olan müridan [müritler] ve dervişanı [dervişleri] inam ve iltifat-ı şehriyariye [padişahın lütuf ve iltifatına] mazhariyetle [erişmekle] teşerrüf ve iftihar ederler idi [şeref duyarlar ve övünürlerdi].

Padişah cuma namazının edasından sonra semahanede okunan Mesnevi-i Şerif dersi ile icra olunan ayin-i Mevlevi’yi kemal-i vecd [kendinden geçme hali] ve huzur ile dinler ve hitam-ı ayinde [ayinin sonunda] Şeyh Galib’i huzuruna kabul ile müddet-i medide [uzun müddet] mülakat ve sohbet eder idi.

Yine böyle bir cuma günü idi ki Selim-i Salis nezdine talik-nüvis-i* şehir [meşhur talik yazıcı] Cevrî hattıyla muharrer [yazılmış] ve müzehheb [yaldızlanmış] bir Mesnevi-i Şerif alarak dergaha gelmiş ve badelmukabele [mukabeleden sonra] şeyh efendiyi huzur-ı hümayununa celb ile [huzuruna davet ile] hakkında günden güne artan teveccüh-i şahanesinin delili olarak bu nüsha-i nefiseyi cenab-ı şeyhe ihda buyurmuş idi [hediye etmişti]. Bu hediye-i cihankıymet [dünya kadar değerli hediye] Galib Dede’yi o kadar memnun ve mübahi [övünen] etmiş idi ki divan-ı eşarında münderiç [şiirlerinin bulunduğu divanda bulunan]:

Bana Sultân Selîm-i kâm-ver kâm-ı cihân virdi
Bütün dünyâ değer bir genc-i hâs ü râyegân virdi

matlalı kaside-i meşhuresini [meşhur kasidesini] işte bu münasebetle beray-ı teşekkür [teşekkür için] tanzim ve atebe-i (?) Selimi’ye takdim etmiş idi [kaleme almış ve Sultan Selim’e sunmuştu].

Padişahın Mevlevi tarikiyle mensubiyeti hakkında rayegan [karşılıksız] olan bu teveccühünden Galib Dede merhum o sıralarda pek ziyade müşrif-i harab olan [harap olmaya yüz tutan] dergahın tamiri hususunda istifade etmek istedi. Filhakika [doğrusu] dergah-ı şerif devr-i Selim-i Evvel vüzerasından [I. Selim dönemi vezirlerinden] İskender Paşa namında bir muhibb-i Mevlevi tarafından inşa edilmiş bir binay-ı kadim [eski bir bina] olub**, her ne kadar birkaç defalar tamir görmüş ise de mürur-ı zamanla [üzerinden zaman geçmesiyle] yine harab bir hale gelmiş idi.

Şeyh Galib, dergahın tamiri istidasıyla [ricasıyla] bir kaside tanzim ve huzur-ı padişahiye takdim etdi [bir kaside yazdı ve padişaha sundu]. Padişah kasideyi o kadar beğendi ve hele o cümleden olan:

            Rasadgâh-ı Aristodan nümûdar olmuş ol hâne
            Ki ya’ni seyr eder sükkânı seyr-i çârh-ı devvârı
            Bulunmaz zîr-i sakf-ı âsmanda böyle vîrâne
            Serâser müşteridir zühredir gülmîh ü mismârı
            Ne vîrân dîde-i ehl-i basîretdir âna revzen
            Aceb mi ankebûtî perdelerden olsa âstârı
            Telâşım şimdi dâim kesret-i bârândandır hep
            Meğer vîrân binâya bâr olurmuş rahmet-i bârî
            Nükûş-ı hendesîden müstakîmin gayri hep mevcûd
            Muavvecler mukavveslerle memlû tâk u dîvârı

beyitlerini o derece hoş ve manidar buldu ki hemen dergahın tamirini mimar başıya emrederek az vakitde ikmali müyesser oldu [tamamlanması nasip oldu]. Yine Şeyh Galib’in eser-i hâmesi [Şeyh Galib’in kaleminden çıkmış bir eser] olarak dergah kapısı balasına [üstüne] hakkedilmiş [oyulmuş] olan:

            Yapdı bu dergâhı pâk ü hem cedîd
            Bin iki yüz altıda Sultân Selîm

maktalı manzume-i tarihiyeden de [tarih düşürme] anlaşıldığı vechile [şekliyle] 1206 senesi evahirinde [sonlarında] bir cuma günü dergahın resm-i küşadı [açılış töreni] mutantan suretde [görkemli bir biçimde] icra olundu. Selim-i Salis bermutad [adet olduğu üzere] huzur-ı hümayunuyla [padişahın açılışta bulunmasıyla] cenab-ı Şeyh ile müridanını [müritlerini] vayedar-ı iftihar etmekle [iftihar sahibi kılmakla] iktifa etmedi [yetinmedi], asar-ı şahanelerinin eşheri [eserlerinin en meşhuru] olan suzidilara ayinini ilk defa dergahın resm-i küşadında [açılış töreninde] okunmak üzere besteleyerek musahiban-ı şehriyariden [padişahın nedimlerinden] Vardakosta lakabıyla maruf [tanınan] Ahmed Ağa’ya bizzat talim buyurdu [öğretti]. Ahmed Ağa ayin-i şerifi fem-i hümayundan ahz ve telakki etdiği [padişahın ağzından öğrendiği] gibi ayinhan dedelere ve sair hoş-elhan [güzel sesli] musahiban ve müezzinan-ı şehriyariye meşk etdi [padişahın nedimleri ve müezzinlerine öğretti], bu zümre-i güzide-i hanendegana [seçkin hanende topluluğuna] kendisinin de iştirakiyle [katılımıyla] resm-i küşad [açılış töreni] günü ayin-i şerif parlak suretde [biçimde] huzur-ı şahanede [padişahın huzurunda] okundu.

Letaifden [latifelerden] olarak naklederler ki ayinin birinci parçası nihayetindeki [sonundaki] “ihsan meded…” fıkrası [bölümü] okunurken heyet-i mutribe ve muganniyenin [sazende ve hanende heyetinin] nazarları [bakışları] nasılsa bir tavr-ı manidar ile [manidar bir tarz ile] mahfil-i hümayuna [hünkar mahfiline] münatıf olmuş [yönelmiş]; Selim-i Salis dedeganın [dedelerin] bu zarifane enzar-ı nükteperdazanesinden [zarif tarzda nükteli bakışlarından] bir kat daha münbasit [memnun] olarak hitam-ı ayinde [ayinin sonunda] her birine atiyyeler tevziiyle [hediyeler vererek] mutrıbhane*** erkanını taltif buyurmuşdur [ödüllendirmiştir].

            Selim-i Salis henüz pek genc iken musiki tahsiline heves etmişdir. Amm-i ekremi [cömert amcası] Sultan Abdülhamid Han-ı evvel [I. Abdülhamid] zamanında enderun-ı hümayun erkanı arasında muktedir [yetenekli] musikişinaslar mevcud idi. Bu cümleden biri olan müezzin-i şehriyari [padişahın müezzini] Kırımî Ahmed Kamil Efendi şehzade Selim Efendi’ye musiki-i savtî [ses musikisi] dersi vermeğe memur olmuş idi ki bu zatı genc şehzade tahta cülusunu müteakib [tahta çıktıktan sonra] kendisine imam-ı sani [ikinci imam] tayin etmişdir.

            Şehzade Selim bir tarafdan da Türklerin en eski ve milli sazı olan tanbura heves etmiş idi. Bu sazın tarz-ı terennümünü [icra tarzını] o asrın en muktedir [yetenekli] tanburisi olan Ortaköylü meşhur İsak’dan öğrenmişdir. Bu saz-ı dil-nüvaz [latif, hoş] ile tanzim etdiği [bestelediği] müteaddid [çok sayıda] pişrev ve semaileri elyevm [hâlâ] musikişinaslarımızın hafıza-aray-ı ihtiramı bulunmakdadır [musikişinaslarımızın hafızalarını hürmetle süslemektedir?].            

Selim-i Salis’in musikideki terakkisi [ilerlemesi] pek seri [hızlı] olmuş ve bu terakki, mevcud makamat-ı musikiyeye [musiki makamlarına] bazı terakib-i cedide ve naşinide ilavesine iktidar hasıl edecek [yeni ve daha önce duyulmamış makam terkipleri dahil edebilecek yeteneği edinecek] derecelere kadar varmışdır. Filvaki [gerçekte] balada zikri geçen [yukarıda adı geçen] ayin-i şerif-i Mevlevi’nin bestelendiği suzidilara makamı o asrın meşayih-i Mevleviyye [Mevlevi şeyhleri] esatize-i musikiyyesinden [musiki üstatlarından] sahib-i edvar [musiki nazariyatı kitabı kaleme almış] Şeyh Abdülbaki Dede merhumun tabiri vechile [ifadesiyle] “hadika-i tab-ı şeriflerinden bir gonca-i latifleri”dir [(padişahın) şerefli tabiatının bahçesinden latif bir goncadır]. Tabir-i fennisi icabınca [teknik anlamda] makamdan ziyade terkib ıtlakı sahih olan [terkip denmesi doğru olan] suzidilaranın cidden hoş-ayende [beğenilen] bir halita-i lahniye [melodi birleşimi] olduğu zevk-i selim erbabı indinde müsellemdir [en iyi zevke sahip olanlarca inkar edilemezdir]. Rast, buselik, hüseyni gibi yekdiğerine mübayeneti muhtac-ı izah görülmeyen [birbiriyle olan farklılıklarını izah etmeye ihtiyaç duyulmayan] üç makamın bir suret-i mahiranede [ustaca] mezc ve telifinden [birleştirilmesinden] hasıl olan [ortaya çıkan] suzidilara terkibine bilatereddüd [tereddütsüz] mübdi-i ali-kadrinin [yüce mucidin (III. Selim’in)] fenn-i elhan-şinası ve nağme-perdazındaki iktidar-ı dahiyanesinin [dahice yeteneğinin] en büyük delili nazariyle bakılabilir. Suzidilaradan maada [suzidilaradan başka] ısfahanek-i cedid, hicazeyn, şevk-i dil, arazbar-buselik, neva-kürdi, gerdaniye-kürdi ve hüseyni-i kürdi terkibleri de müşarünileyhin [adı geçen kimsenin (III. Selim’in)] cümle-i ihtiraat [icatları] ve telifat-ı nefisesindendir [herkesçe sevilen eserlerindendir].

Sultan Selim’in rast-ı cedid, pesendide, büzürk makamlarında birer murabba ve semaisi ile şevkutarab faslından bir kâr ve bir murabbaı ve mahur, arazbar, şehnaz, muhayyer sünbüle, buselik, şehnaz buselik, tahir buselik, hüzzam, şevkefza, şevkutarab fasıllarından cidden üstadane [ustaca] şarkıları vardır. Bu nüshamıza notası derc olunan [konulmuş olan] buselik makamındaki latif şarkı şehzadelik avanında [zamanında] besteledikleri asardan [eserlerden] olub rivayet-i mevsukaya nazaran [güvenilir bir rivayete göre] bu şarkının güftesi de mahsul-ı tab-ı güzinleridir [bu seçkin karakterin (III. Selim’in) ürünüdür].

Bir pür-cefa hoş dilberdir
Mübtelayım hayli demdir
Elbet gönül arzu eder
Şeftalisi her şeb terdir

Nakarat
Öpebilsem sevebilsem
Yar yar aman aman

Yalvardıkca inad eder
İnsaf eyle gayrı yeter
Üzerine pek varamam
Korkarım ki kaçar gider

Nakarat

Bir tenhada bari bulsam
Cevre sebeb nedir sorsam
Oynayarak usul ile
Gerdanından buse alsam

Nakarat

            Şehriyar-i mağfurun [merhum padişahın] efkar-ı ahrarane ve terakki-perveranesi [özgürlükçü fikirleri ve ilericiliği] cümlece malum ise de bir menba-ı mevsukadan mesmuumuz olan fıkra-i atiyye [güvenilir bir kaynaktan duyduğumuz hikaye], meftur oldukları mehasin-i hulkiyye [yaratılıştan gelen güzel davranışları] hakkında fikr-i sahih [doğru bir fikir] verecek mahiyetde bulunduğundan hatıra-i müşarünileyhi tebcilen [adı geçen kimsenin (III. Selim’in) hatırasına saygıyla] buraya nakil ve dercini [konulmasını] münasib görüyoruz; fıkra şudur:

            Selim-i Salis asar-ı musikiyesinin şayan-ı tenkid ve muaheze cihetleri [musiki eserlerinin eleştiriye değer yanları] olub olmadığını öğrenmekden pek ziyade mütelezziz olur imiş [zevk alırmış]. Düşünülecek olur ise bir padişah-ı zişanın [şanlı bir padişahın] asarına [eserlerine] alelhusus [özellikle] bendeganı [padişahın hizmetindekiler] tarafından enva-ı mehasin ve mezaya [güzellikler ve meziyetleri] isnadiyle medh ü sena edildiğini [övgü yapılmasını] görmek istemesi kadar tabii bir şey tasavvur olunamaz. Halbuki müşarünileyh [adı geçen kimse (III. Selim)] katiyen bu fikirde değil imiş; bilakis [aksine] asar-ı şahaneleri [eserleri] okundukca, cümlesi cidden muktedir birer sazende ya hanende olan musahiban-ı şehriyari [tamamı yetenekli birer saz sanatçısı ve icracı olan padişah nedimleri] tarafından bi-tarafane arz-ı mütalaat ve tenkidat olunmasını [tarafsızca incelemeler ve eleştiriler yapılmasını] emrederler ve hatta verilecek cevablarda sarf-ı huluskarlıkdan [dalkavukluktan] başka bir şey görülmez ise gazab-ı izhariyesine [hiddetlenmeye] kadar ileri giderler imiş. Vaktaki [ne zaman ki] müşarünileyhin şevkutarab faslındaki:

            Perçem-i gül-pûşunun yâdiyle feryâd eyledim

güfteli zencir murabbaı musahiban-ı şehriyari tarafından temeşşuk olunur [meşk edilir], biçare adamlar büyük bir telaşa düşerler. Telaşın sebebi şu idi ki: zencir bestelerde nagamatın [nağmelerin] fahte ikaı [usulü] nihayetinde asma bir karar verdikden sonra çenber ikaıyle [usulüyle] yeni bir devre-i lahniyeye [melodi devresine] başlaması iktiza eder iken [gerektirirken] şevkutarab murabbada fahte henüz bitmeden nagamat [nağmeler] asma kararını vermiş ve yine aynı ikaın [usulün] nihayetlerine yakın bir mahallinden başka bir devre-i lahniye başlamış idi; bu ise zencir ikaıyle bestelenen murabbalarda beynelesatize mer’î olan kavaid-i esasiye icabınca [üstatlar arasında uyulan ana kurallar gereğince] hatırı sayılır hatayay-ı telifiyeden madud idi [besteleme hatalarından sayılırdı]. Bermutad [adet olduğu üzere] huzur-ı şahanede sual vaki olunca [padişahın huzurunda sorulunca] burası için ne cevab vereceklerini musahib ağalar düşünür ise de hiç birisi bu nakısayı ihtara [hatayı bildirmeye] nefsinde cesaret bulamaz. Nihayet bir gece şevkutarab faslının terennümü iradesi [buyruğu] çıkar, musahibler pür-helecan [yürek çarpıntısıyla dolu olarak] fasla başlarlar. Zencir ikaındaki birinci murabba okunur okunmaz Sultan Selim faslı durdurur; zaten muntazar olduğu üzere [beklendiği gibi] sual-i şahane irad buyurulunca [padişah soru sorunca] sarayın bir dakika evvel pür-tanin olan [çınlayan] koca salonunu bir sükut-ı amik [derin bir sessizlik] istila eder. Hakan müşarünileyh tarafından mükerreren vaki olan ibram ve ısrar [tekrar tekrar yapılan ısrar] üzerine tanburi-i şehriyari Vardakosta Ahmed Ağa herçibadabadı göze alarak [ne olursa olsun fikriyle] el-emrü fevkal edeb [emir edepten üstündür] mukaddemesiyle murabbaın mebhusün-anh nakısasını [sözü geçen hatasını] muhtasaran [kısaca] arz ve izaha cesaretyab olur [cesaret bulur]. Şehriyar-ı melek-haslet [melek huylu padişah] buyururlar ki:

            -Doğrusu orasının ben de farkındayım; lakin nasılsa o nağmelerin başka bir tarzda tertibi mümkün olamamış idi. Yoksa mugayir-i usul-ı bestekarı [bestecilik yöntemine aykırı] olduğu malum ve müsellemdir [şüphe götürmez]. Mamafih [bununla beraber] tenkidiniz mucib-i memnuniyet [memnuniyet verici] olmuşdur; ne ise devam ediniz…

Bu cevab-ı iltifat-ı nisab [yeterince iltifat dolu cevap] üzerine müstağrak-ı sükunet [sessizliğe boğulmuş] olan salon, bir an içinde pür-şevk u mesar [şevk ve sevinçle] icray-ı ahenge başlayan heyet-i musikiyenin sürud-ı samia-nüvazile [kulak okşayıcı şarkısıyla] dolar; ve hitam-ı fasılda [faslın sonunda] bütün heyet, şehinşah-ı kadirdanın [kıymet bilen padişahlar padişahının] mazhar-ı iltifat ve ihsanı [iltifat ve ihsanına erişmiş] olarak huzur-ı şahaneden [padişahın huzurundan] çıkarlar. Hakan-ı mağfurun kadirşinaslıkda ne derece ileri gitdiğini gösteren şu vaka-i mevsuka [varlığına güvenilir olay] da burada zikre şayandır:

            Tanburi-i şehir İsak haftada iki defa huzur-ı şahanede icray-ı aheng eden incesaz takımına memur etmiş. Eyyam-ı muayyenin birinde nasılsa biraz geç kalan İsak, saray-ı hümayuna muvasalatında saz faslını terennüme başlamış bulur. Vaktiyle vazifesi başında bulunamadığından dolayı duçar-ı itab olmakdan [azarlanmaktan] korkan biçare İsak, dış salonda alelacele sazına düzen vererek huzura girmek ve saz takımına dahil olmak ister ise de kapıda duran hadım tavaşi [hadım edilmiş hizmetçi erkek] duhuline mümanaat eder [girişini engeller]; bu esnada kapının haricinden cereyan eden muhavere [diyalog] Sultan Selim’in kulağına giderek tavaşiyi çağırıp işidilen gürültünün sebebini sorar. İş anlaşılınca hakan-ı hal-aşina [halden anlayan padişah] pek ziyade hiddetlenüp:

            Kör fellah! Senin emsalin her gün gemiler dolusu Sudan’dan geliyor; İsak gibi üstat bir tanburiyi ise asırlar pek nadir olarak yetiştirir; tiz söyle buraya gelsin…

tekdiriyle [azarıyla] İsak’ın derhal huzuruna idhali [gelmesi] emrini verir; ve teahhurundan naşi [gecikmesinden ötürü] gazab-ı şahaneye [padişahın gazabına] uğrayacağı zanniyle titreyerek dahil-i huzur olan tanburi-i şehiri bilakis kelimat-ı leyyine ile [yumuşak kelimelerle] taltif ve garik-i iltifat eder [gönlünü alır ve iltifatlara boğar].

            Devr-i Selimiye’de güzeran olan [geçen] vekayi-i musikiyeye müteallik [musiki hadiselerine dair] bazı menakıb ve nevadir [menkıbeler ve nadir rastlanılan şeyler] daha vardır ki gelecek makalede onlar da mütalaa olunur [incelenir] ise hakan-ı cennetmekan ne derecelerde muhibb-i musiki oldukları ve erbab-ı musikinin izaz ve taltifi [saygı görmesi ve ödüllendirilmesi] ve bu fenn-i ruh-nüvazın [ruhu okşayan ilmin] terakki ve tekemmülü [ilerlemesi ve olgunlaşması] uğrunda ne mertebe bezl-i teşvikat etdikleri [teşvikler harcadığı] anlaşılır. Filhakika [doğrusu] devr-i müşarünileyhde [adı geçen padişahın döneminde] vücude getirilen asar-ı bedia [yeni eserler] kesret [çokluk] ve kıymet itibariyle haiz-i ehemmiyet [önemli] bir miktara baliğ olmuşdur [erişmiştir]. Asar-ı şahaneleri [padişahın eserleri] mevki-i serefrazıyı (mevki-i serefrazı?) [seçkin bir mevki] işgal etdiği halde bir tarafdan Vardakosta Ahmed Ağa, Arif Mehmed Ağa, Hızır Ağa, Abdülhalim Ağa, Sadullah Ağa gibi iktidarları eserleriyle sabit olan esatize-i hatirenin [yüce üstatların] her gün bir türlüsü meydane çıkan dil-nişin [hoşa giden] besteleri mahafil-i musikiyede [musiki toplantılarında] tanin-endaz-ı şevk u mesar olmakda [neşe ve sevinç sesi vermekte], diğer tarafdan yeni yeni terkibler ihtira olunarak [icat olunarak] mesami-i erbab vecd ü hal telziz ü tervih idilmekde idi [usta kulaklar hayranlık içinde lezzetlendirilip rahatlatılmaktaydı].

            Asr-ı Selimi evahirinde [Selim devrinin sonlarında] henüz nevreside [yeni yetme] bir bestekar olan Dede Efendi merhum bittabi [tabii olarak] bu kafile-i üstadanın [üstatlar topluluğunun] saff-ı nialinde**** bulunuyor ve asıl devre-i faaliyetini Sultan Mahmud Han-ı Sani asrına saklıyor idi.

Mamafih [bununla beraber] bais-i iştiharı [şöhretinin sebebi] olan buselik makamındaki:

            Zülfündedir benim baht-ı siyahım

            Sende kaldı gece gündüz nigahım

            İncidirmiş meğer seni nigahım*****

                             Nakarat            
Seni sevdim odur benim günahım

şarkısı gibi cidden rengin [hoş] ve müceddidane [yenilikçi] parçalariyle alim-i musikiyeye (ilm-i musikiye?) bir dahi-i bi-nazirin [eşsiz bir dehanın] iltihak etmek [eklenmek] üzere bulunduğunu ihtardan da [hatırlatmaktan da] geri durmuyor idi.

            Her türlü mübalağadan ari [abartıdan uzak] olarak denilebilir ki Sultan Selim devrinde yetişen esamisi balada mezkur [isimleri yukarıda bahsedilen] esatizenin [üstatların] hiç birisi fenn-i elhansazide [nağmeler yaratma ilminde] müşarünileyhin [adı geçen kimsenin (Dede Efendi’nin)] kabına vasıl olamamışdır [seviyesine erişememiştir].

            Selim-i Salis’in musikişinas sıfatiyle milli musikimizin tarihinde haiz olduğu [sahip olduğu] mevkii tayin etmek lazım gelse fikr-i acizanemizce müşarünileyhi [adı geçen kimseyi (III. Selim’i)] Itri ve Dede Efendi gibi en büyük bestekarlarımız derecesine çıkarmak doğru olmamakla beraber her halde Tab’î, Sadullah Ağa, Dellalzade derecesindeki esatize-i meşhure [meşhur üstatlar] ile hem-iktidar add eylemek [aynı yetenekte kabul etmek] lazıme-i kıymet-şinasidir [kıymet bilen kişinin zorunluluğudur].

Rauf Yekta

Dipnotlar:
[1] Sultan Selim cenab-ı şeyhin zatına o kadar müncezib [tutkun) ve eş’arına [şiirlerine) o rütbe dilrübude [gönlünü kaptırmış] idi ki Divan-ı Galib’i bilhassa tahrir ve tezyin etdirmiş [kaleme aldırmış ve süsletmiş] ve sahib-i tezkere Esrar Dede’nin rivayetine nazaran bu nüsha-i nefisenin yalnız teclid [ciltleme] ve tezhibine üç bin altun sarf olunmuşdur. (Dipnot Rauf Yekta’ya ait)

* Talik: “İran’da XI. ve XII. yüzyıllarda tevki ve rika yazılarından geliştirilmiş bir yazı çeşidi.”

** Rauf Yekta Bey bu konuda yanlış bilgi sahibi olmalı. I. Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde valilik ve kumandanlık yapmış bir başka İskender Paşa olsa da, Galata Mevlevihanesi [ilk adıyla Kulekapısı Mevlevihanesi) Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid devrinde yaşamış olan İskender Paşa tarafından 1491’de kurulmuştur.

*** Mutrıbhane: “Mevlevihanelerde ayin sırasında neyzen, kudümzen, ayinhan vb.nin birlikte musiki icra ettikleri yer.”

**** Saff-ı nial: Tamlamanın mecazi anlamı “Bir toplulukta oturulacak en aşağı, en önemsiz yer.” olarak geçiyor.

***** Bu mısra bugüne “İncitirmiş seni meğer ki ahım” olarak aktarılmış. Rauf Yekta Bey’in yazısında bir yazım yanlışı olması muhtemeldir. 


-Bir pür-cefa hoş dilberdir” mısraı ile başlayan notayı indirmek için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz.


*Rauf Yekta Bey’in Yeni Mecmua’da yayımlanmış 25 Teşrinievvel [Ekim] 1917 tarihli “Selim-i Salis Musiki Şinas” başlıklı yazısını günümüz Türkçesine aktaran ve tarafımıza ileten Çağlar Fidan’a teşekkür ederiz.

** Çağlar Fidan’ın notu: Metnin günümüz Türkçesi’ne çevirisinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nın sanal lugatından yararlanılmıştır. Metin tashihinde yardımları dokunan Zeynep Yıldız Abbasoğlu ve Ahmet Yağmur Kucur’a teşekkür ederim. Karşılaşılacak her hatanın sorumluluğu elbette bana aittir.