Necmi Rıza Ahıskan kimdir?

NECMİ RIZA AHISKAN
  • Doğum Tarihi: 1914
  • Doğum Yeri: İstanbul
  • Ölüm Tarihi: 18.01.1994
  • Defnedildiği Yer: İstanbul – Feriköy Mezarlığı

Son derece kibar, güler yüzlü ve herkese karşı nazik, arkadaş canlısı olan Necmi Rıza Ahıskan, gazino patronlarının cazip tekliflerini hep geri çevirmişti. Özel sahne konserlerinde ancak göründü ve radyoda dinleyicilerine yıllarca seslendi. Ses sanatkarı Necmettin Rıza 1914 yılında İstanbul Bakırköy’de doğar. Annesi Saime Hanım, babası Ali Rıza Bey’dir. Güzel sesli annesi, oturdukları Bağlarbaşı semtindeki bahçeli konaklarında şarkılar seslendirirdi. Necmi’de semtin müezzinine özenir, bahçedeki ağaçlara çıkıp ezan okuduğunda henüz 8-9 yaşlarındadır. Sesinin güzel olduğu işte bu yaşlardayken anlaşılır. İlkokulu Bakırköy Rüştüye Mektebi’nde bitirir. Necmi Rıza 12 yaşında iken, ailesi Beşiktaş’a Valideçeşmesi’ne taşınır. Ortaokulu Beşiktaş Şark  Okulunda bitirir. Lise tahsiline bu okulda başlasa da daha sonra nakil olduğu Sultanahmet Ticaret Lisesi’nden 1933’de  mezun olur. Necmi Rıza’nın Muhittin Rıza adında bir ağabeyi ve Adalet isimli bir kız kardeşi vardı.Daha küçük yaşlarında sesinin güzelliği ve musikiye yeteneği ile dikkati çeken Necmi Rıza, Vişnezâde Camii İmamı Hoca Abdülkadir Efendi’den on iki yaşında Kur’an dersleri almaya başlamıştı. Hafızlığa çalıştığı yıllarda Beşiktaş’lı Hafız Rıza Efendi’den mevlid, ilahi ve durak gibi dini musiki formlarından eser meşk etmişti. Daha sonrada hocasının isteği üzerine Refik Fersan’dan şarkı, Kemal Batanay’dan da klasik formda pek çok eser geçti. Udi Bebek’li Refik Talat Alpman, Suphi Ziya Özbekkan ve Nuri Halil Poyraz gibi devrin en ünlü üstadlarından da ders almıştı.

Ben 1914’te İstanbul’da Bakırköy’de dünyaya geldim. On iki yaşındaydım Beşiktaş’a naklettik. Ticaret yüksek kısmında tahsilimi ihmal ettim. Musikiye olan intisabım, merakım 12-13 yaşından başladı. Oturduğumuz mahallede Vişnezade’dir, imam efendinin oğlu Hafız İhsan ezan okurdu sabahları pek güzel sesi vardı. Benimde gayet güzel sesim vardı sesimin güzelliğini söylerlerdi. Ondan sonra orada bir gün İhsan Bey’in babası beni dinledi: “Evladım gel seni hafız yapalım” dedi. Ailem bırakmadı. Ailemde hoca ve hafız olmadığı halde mutekit iman sahibi insanlardır; fakat buna rağmen“hafızlığa lüzum yok, derslerini, mektebini ihmal etme”dediler.Küçüklüğümden beri oruç tutarım. Şimdi, her Ramazan ayında Nişantaşı camiinde babamın ruhuna mukabele okuyarak bu hıfzımı unutmamak isterim.

Ben bu arada hem mektebime gittim hem de bir buçuk senede hafız oldum. Hocam Hafız Abdülkadir Efendi’ydi. Küçükken başladığım bu hafızlık dersleri esnasında, fevkalade musikişinas bir zat olan Beşiktaş’lı Hafız Rıza merhumun dikkatini çekmiş olacağım ki, benimle yakından alakadar oldu. İlk musiki aşıkım olan hocamdan evvela durak ve mevlit meşk ettim. O bana bütün dini eserleri meşk etti. Sonra “benim burada işim bitti evladım” dedi ve Tanburi Refik Fersan Bey’e götürdü. O zaman ben 16-17 yaşına gelmiştim. Refik Bey’den ve refikası Fahire Fersan’dan pek çok istifade ettim. Uzun bir müddet şarkı meşk ettirildim. İlk meşk ettiğimiz şarkı : “Bir dame düşürdü ki beni bahtı siyahım / Vallahi bu sevdada benim yoktur günahım“ Onlar turneye gidiyorlardı, beni Bebek’li Udi Refik Talat Alpman’a götürdüler. Refik Talat Bey fevkalade ud çalardı ve büyük bir musikişinastı, deniz yollarının ikinci müdürüydü o zaman… 17 sene onların bir aile uzvu , bir çocukları gibi haftada iki gün Bebek’te Ehram yokuşunu 50-60 basamak merdiveni çıkardım yaz kış, hemen hemen bütün klasik eserleri kendisinden meşk ettim. Sonra bana “Sende çok istidat var evladım seni birisiyle tanıştırmak isterim” dedi. Kim olduğunu sorunca “Münir Nurettin Bey” dedi. Sonra kendisi bir ara rahatsızlandı ve ben bu aralarda Beşiktaş’ta Kaptan İbrahim Ağa Camiinde mukabele okurdum akşamüstü…Ezana yakındı. Bir baktım beni dinlemeye gelen pek kıymetli insanlar olmaya başladı ki kendileriyle orada tanıştım, onların ismini size zikredebilirim: Cemal Reşit (Rey) Bey, Ekrem Reşit (Rey) Bey,Vasfi Rıza (Zobu) Bey, Behzat (Budak) Bey,Hazım (Körmükçü) Bey… onlar beni iftara haftada üç-dört defa davet ediyorlardı.

Bir gece beni yine Nişantaşı’ndaki evlerine iftara çağırdılar. İftardan sonra operetleri oynuyorlardı; Lüküs Hayat falan oraya gittik… Dönüşte orada bir dini gece yaptılar. Mısırlılar falan vardı araplar gelmişti o gece. Ve şehir tiyatrosunun tüm kıymetli varlıkları oraya sahura çağrıldılar: Hazım Kömükçü, Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Behzad Budak, Mısırdan gelen iki arap, Sadettin Kaynak, Hafız Fahri  ve tanınmamış birçok kimse vardı. Hepsi de oruç tutuyordu. Ben de aralarındaydım yaşımda 17-18 idi. Bir aralık bir odaya yalnız başıma çekildim. On dakika kadar sonra kapı açıldı. İçeriye Ekrem Reşit bey girmişti. Bana: “Neden böyle sessiz duruyorsun? Ben seni arıyorum.Bak seni Münir Nurettin’le tanıştıracağım” dedi. Kendisini sahnede ve ancak kışlık konserlerde dinlediğim ve hayranı olduğum Münir Nurettin de odaya girmişti. Ticaret mektebine gidiyordum. Bazen yaya giderdim para biriktirirdim Münir Bey’in konserlerine giderdim Saray Sineması’nda balkondan dinlerdim. Münir Bey’le karşılaştığım andaki sevincimi tarif edemem.

Beni tanımıyor tabi yanıma oturdu. Arap hafızlar Kur’an okudular. Sadettin Kaynak Bey’de vardı Allah rahmet eylesin. O da birkaç şey okudu. Münir Bey’den bir şey rica ettiler. Hiç okumak istemedi. Ekrem Bey’in isyanı üzerine bize Suzidil bir durak okudu. Bana da Necmi Bey biraz Kur’an okuyun dediler ben bir sayfa kadar Kur’an-ı Kerim okudum. O mecliste çok iyi bir tesir bıraktım. Ondan sonra sahur sofrasına davet ettiler çok kalabalıktı, yirmi kişi vardı. Münir Bey “Evladım sen benim yanımda oturur musun” dedi, ben Münir Bey’in yanında oturdum. Bana iltifat etti, adresini verdi; ”Evladım ben seninle  meşgul olacağım gel benim evime” dedi. Ben Münir Bey’in evine gittim ve bana meşke başladı. Böylece üstadla tanıştım ve bir sene kadar musikimizin seçilmiş güzel klasik eserlerinden birçok eser meşk etti. Ve radyoda ilk konserimde ismini söyletmeksizin lütfen iştirak etti.”

NECMİ-RIZA-AHISKAN-2

“Hayatta en büyük zevkim Türk musikisidir” diyen Necmi Rıza, 1936’da ilk sözleşmeli Türk musikisi ses sanatkarları arasında İstanbul Radyosu’nda görev yapmaya başlar. Mesud Cemil Bey’in kendisini takdimi sırasında ismini Necmettin yerine Necmi olarak okumasıyla artık radyolarda ünlendiği Necmi ismini kullanmaya başlayacaktı:

“1935-1938 yıllarında,İstanbul Radyosu’nun açılışında oraya girip dört yıl kaldım ve oradan da çok faydalandım. İstanbul Radyosu’nda ilk konserimi verdiğim zaman, geçirdiğim heyecanı bugün bile tarif edecek kelime bulamıyorum. Aradan bu kadar sene geçti. Şimdi her konserimde bile aynı heyecanı duymaktayım. İlk konserimde heyecanla karışık titremem de vardı. Şimdi tabi titreme diye bir şey kalmadı. Ne Ne güzel günlerdi… Bu ilk konserimde Sadi Işılay, Fahire Fersan ve Üstad Münir Nurettin vardı. Münir Nurettin tanburi ile benim ilk konserime  iştirak ederek duyduğum sevinci kat kat arttırmıştı.”

1937’de İstanbul Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi’nin tasfiye kararı alması üzerine diğer sanatkarlarla beraber 1938’de Ankara Radyosu’nda göreve başlar. İki yıl burada çalışır. Sanatkar Mesut Cemil’in kurduğu ilk koro çalışmalarına  katılır.

“1938 yılında açılan Ankara Radyosuna girişimin ufak bir hikayesi vardır. O yıllarda Beyoğlu’ndaki İstanbul Radyosu’nda okumakta idim. Bir gece Zaharya’nın ‘Gülistan-ı nakş-ı hüsnünden baharistan yazar‘ güfteli saba bestesini okurken Yalova’dan bir telefon gelmiş. Zamanın Münakalat vekili (Ulaştırma Bakanı) merhum Ali Çetinkaya, okuyanın kim olduğunu sormuş, ben ailevi vaziyetim dolayısıyla Ankara Radyosu’na gitmemiştim. Kendilerinin ısrarlı emirleri ile bir hafta içinde Ankara Radyosu’na nakletmek mecburiyetinde kaldım. İsabetli olmuş, orada iki, üç yıl musikimizin kıymetli üstatlarından başta merhum Nuri Halil Poyraz olmak üzere Kemal Niyazi Seyhun, Vecihe Daryal, Ruşen Kam ve bilhassa çalışmalarımızda çok yakından alakadar olan zevk-i musikisi söz götürmez büyük sanatkar Mesut Cemil Bey’den sonsuz istifadeler ettim”

Necmi Rıza Ahıskan’ın sağlam temeller üzerinde kurduğu musiki sevdası İstanbul ve Ankara Radyolarında devam ederken, 1941 senesinde babasının vefatı üzerine radyodan ayrılmak mecburiyetinde kalan genç sanatçı, İstanbul Konservatuvarı Türk Musikisi İcra Heyetine tayin olur, pek çok konser verir. Refik Talat Bey’in güzide öğrencisidir…

“1941 senesinde İstanbul Belediyesi Konservatuvarı İcra Heyeti’nde açılan bir münhale müracaat ettim. Başta Zekaidedezâde Hafız Ahmet Irsoy olmak üzere Dr. Suphi, Dürri Turan, Santuri Ziya Bey, Refik Fersan, Kemal Niyazi Seyhun’un bulunduğu heyette imtihanı kazanarak İcra Heyeti Üyeliği’ne tayin edildim. Bir yıl sonra müstakilen bilhassa kış mevsiminde verdiğim, sanat hayatımın en büyük hatırası olan sahne konserlerime başladım. 1943 yılında musikiyi hayatımın bir süsü ve ruhumun bir ihtiyacı olarak kabul edip, maişetimi ticaret yolu ile temin etmeye karar verdim. Fakat müstakilen verdiğim sahne konserlerimi de ihmal etmedim. Ayrıca İstanbul Radyosu’nda da açıldığı günden beri yayınlara iştirak etmekteyim…

Konservatuvar İcra heyetinde bulunduğum sıralarda bir gün mesai odasına girdiğim zaman, arkadaşlarımın melek yüzlü ve hürmet telkin eden bir zatın etrafında ihtiramla dizilmiş olduklarını gördüm. Kemal Niyazi Seyhun Bey bana bu zatın Şerif Muhittin Bey olduğunu söyledi ve onunla tanıştırdı. Kendileri bir eser okumamı arzu ettiler,okudum… Nezaket icabı beni taltif ettiler ve bana hocamın kim olduğunu sordular. Refik Talat Bey dediğim zaman “Sizi iki kere tebrik ederim,Türkiye’de onun gibi ud çalan ikinci bir kimse yoktur” dediler”.

Necmi Rıza kendisine bu denli değer katan hocasını daima saygıyla yad edecekti ve “Herkes babasını kaybetme acısını bir defa hisseder. Ben babamı ve babam kadar sevdiğim hürmet ettiğim Talat Bey’i kaybetmekle bu acıyı iki defa hissettim” diyecektir. Radyo, konservatuvar ve özel konserlerde etkileyici sesiyle kısa zamanda halkın sevgi ve alakasını kazanır. Fırsat buldukça cami ve özel toplantılarda okuduğu Kur’an ve mevlidle de halkın çok ilgisini çeker. Değerli sanatçı Muhsin Ertuğrul ‘vefatımdan sonra mezarımda Kur’an oku’ diye Necmi Rıza Ahıskan’a vasiyette bulunur.Bu vasiyeti 2 Mayıs 1980 tarihinde gerçekleşir.Şerif Muhittin Targan,Sadettin Kaynak  gibi bir çok sanatçı dostunun cenaze ve mevlid törenlerinde Kur’an okur.

“1941 yılında,İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi İcra heyetine atandım. Bu heyetle konserler verdim. Ayrıca şahsi konserlerde yaptım.İcra heyetinden ayrıldım ve sadece İstanbul Radyosu’nda ayda üç kere solo okumaya başladım.Bu arada ticaretle  uğraşıyordum. Beyoğlu’nda bir kumaş mağazamız vardı ve kardeşimde birlikte kumaş ticareti yapıyorduk. Musiki benim için amatör bir uğraş olmuştu. İstanbul Radyosu’nda bir erkekler korosu kurmuştum. Bir süre de onun yayınları devam etti. İftiharla söyleyeyim ki, bu arkadaş topluluğu radyoda çok muvaffak olmuştur. Radyodan ayrılmalarına sebep sırf arkadaşlara verilen ücretin değiştirilmiş olmasıdır. Kışın verdiğim konserlerin bazılarında koro ile konser  verdiğimde, koro iyi alaka görmüştü…”

İlk konserini 6 Ocak 1948’de Melek Sinemasında veren sanatçının “Ada sahillerinde” ve “Şu gelen atlı mıdır” okuduğu en meşhur şarkılardır. Dönemin ünlü gazetecisi Abidin Daver’in eşi Neriman Hanım’dan dinleyip öğrendiği, kendisiyle özdeşleşen Ada Sahilleri’ni ilk defa bu konserinde okumuştu. İlk konserinde okuduğu bu şarkısı çok ilgi çekince, sonraki konserlerinde “Necmi Rıza Bey Ada Sahilleri şarkısını okuyacak mı?” diye soran seyircilerle karşılaşır sanatçı… 1950’li yıllardan sonra Necmi Rıza mağazasında işiyle meşgul olur. Ayda üç defa İstanbul Radyosu’nda solo konser verir,bazı hayır kurumlarının düzenlediği gecelerde  sahne alarak sevenleriyle buluşur. 50’li yıllarda bu yoğunluğunda tekrar konservatuvara girmeyi pek düşünmez.

“Şerif Muhittin Bey’in konservatuavara gelmesiyle beraber onun himmetleriyle konservatuvar iyiye doğru gidiyor. Münir Bey’inde yeniden iltihak etmiş olması da büyük bir kazançtır. Münir Bey zannederim orada konserlere çıkmayacak, asıl lazım olan şeyi yapacak, okuyucu  yetiştirecek. Hepimiz zaten onu bekliyoruz. Ben tekrar konservatuara girmedim. Birinci derece vazifem bildiğiniz üzere ticarettir. İaşemi bunla adameye mecburum. Her gün mağazada bulunan ve ayda iki konsere çıkan, üstelikte konservatuvara girince konserlerime veda etmek lazım gelir. Halbuki kendi konserlerimin benim için çok yorucu olduğu halde manevi zevki de o kadar büyüktür.Ondan kendimi mahrum edemem.”

Sinema dünyasından da pek çok teklifler alan Necmi Rıza, Dede Efendi adlı filmde hem rol alır hem de şarkı okur. ”İstanbul Kan ağlarken” adlı filmde de şarkılar okuyacaktır. İpek film stüdyosu adına yapılan “Cennetin Yolu” adlı filmde kısa bir rolü vardır ve şarkı seslendirecektir. Yine Mısır film stüdyolarından Ulemi Cairo ile anlaşarak bir filmde rol almıştır.

Sanatkar aynı zamanda çok muziptir. 1955 yılının Eylül ayı sonunda Karaciğer’inden tedavi olmak üzere İngiltere’ye gider. Burada karaciğerinde oluşan kist nedeniyle ameliyat geçirir. Londra’daki nekahat döneminde bir gün sabah saat on civarında yakın arkadaşı Avni Meserretçioğlu’nun küçük oğlunu gezdirmeye çıkarır. Bir hayvanat bahçesine giderler. Bir hayli dolaştıktan sonra bir kafeste etraftan atılan yiyecekleri zevkle yiyen bir ayıyı seyretmeye başlarlar. Necmi Rıza küçüğe ”Bizim; ayının ağzına layık atacak bir şeyimiz yok, bari şu on kuruşu atalım” der ve cebinden çıkardığı bir  Türk on kuruşluğu ayının önüne atar. Ayı parayı alıp çiğnemeye başlar bir yandan önündeki tastan su içip garagara yapan bir ses çıkarmaya başlar. Bu işte bir acayiplik olduğunu sezen sanatkar küçüğe “Yürü, galiba ayı boğulacak, kaçalım”diyecektir.

Ertesi gün Necmi Rıza vakayı unutmuştur ama bir başka hastanede yatan Münir Nurettin’i ziyarete gittiğinde Münir Bey’in hanımı “Aman yarabbi, şu İngilizler insan kadar hayvan kıymeti de biliyorlar. Dün bir hayvanat bahçesinde insafsızın biri ayıya, eşek şakası yapıp para vermiş. Hayvancağız az daha boğuluyormuş, zavallıyı cankurtaranla hastaneye  zor götürmüşler de midesini yıkayıp parayı çıkarıncaya kadar akla karayı seçmişler. Bugün bütün gazeteler ayının zavallılığını ve para atan canavarı yazıp duruyorlar” dediğinde kulaklarına kadar utancından kızarır. Geçirdiği karaciğer ameliyatı sonrasında şanssızlık eseri safra kesesi de görevini yapamaz olur üç,dört yıl boyunca büyük ıstıraplar çeker. Bu yüzden 60’lı yılların ilk yarısında sahne konserlerinden uzak durur sanatçı. Zaten konser hazırlıkları için çok titizlik gösteren sanatçının bu dönem konser vermesi hastalığı sebebiyle imkansızdır.

Bu yıllarda çok sayıda bireysel konser verir ve İstanbul Radyosu mikrofonlarında okur. Uzun yıllar annesi ile beraber yaşamıştır. Okumayı,şiir ve edebiyatı seven Necmi Rıza: ”Çok samimi üçlü bir grubum var.Burhan Felek,Bedii Faik,Vasfi Rıza Zobu,bunlar çok zeki insanlardır. Onlarla olduğum zaman yalnızlığı hiç hissetmem” diyen sanatçı kendisine çeşitli sanatkarlardan oluşan iyi bir çevre edinir. Necmi Rıza, dostlarının anılarından da anlayacağımız üzere son derece şakacı,kişilikli, çok şık giyinen biriydi. Mutlaka Rebûl’un  meşhur lavantasını kullanırdı. Hiç bir  kadınla adı çıkmamıştı, dedikodusu duyulmamıştı. Yakın dostlarından Sadun Aksüt anılarında Necmi Rıza’dan bahsederken  Necmi Rıza’nın bazı kadınları çok beğendiğini  ve etrafta gördüğü, tanıdığı yada ilk defa karşılaştığı güzel hanımlar için  içini çekerek ”aman ne şahane şey bu…Kimbilir.. Dur yahu,günaha girmeyelim” dediğine şahit olduğunu anlatır. Yakın dostu olan aynı zamanda muhabir Burhan Felek, Necmi Rıza ile ilgili çapkınlık anılarını sıkça yazınca; sanatkarın hayranları Necmi Rıza’ya bu hikayelerin doğru olup olmadığını mektuplarında sorarlar. “Sadece kadınların bulunduğu bir adaya beni atsalar; Allah göstermesin onlar beni lime lime ederler. Bir kadın erkeğe saadet verir, fakat kadınlar çoğaldı mı, kıyametin koptuğu gündür. Beni böyle bir adaya atacaklarına ondan daha insafsızca ceza şekli var; Saray burnundan denize atsınlar. Çapkın değilim fakat bütün sanatkarlar gibi güzele meylim var.” Cihangir’deki evinin salonunda duran piyano kendisiyle röportaj yapan bir muhabirin dikkatini çekince de “Çalamıyorum maalesef… Yalnız Prof. Brankuççi’den şan dersi alıyorum. Sabahları bu piyano bana ses eksersizleri için işime yarıyor.” diyecektir. Sanatkara sorulan bir başka soruda muhabire şöyle diyordu: “Rüyaya inanır ve uzun müddet tesirinde kalırım. Kahve falına da inandığım zamanlar çoktur”

Tiyatroya gitmeyi çok seven, güzel sinema filmlerini izlemeyi seven Necmi Rıza kitap okumaktan da hoşlanıyordu. Arkadaşları ile buluştuğunda yaptıkları şakalar ise en keyifli zamanlarıydı. Necmi Rıza ile ilgili musiki meclislerinde anlatılan hikayeler ve anılarda çok yakın dostu Vasfi Rıza Zobu ile olan latifeleri ayrı yer tutar. Her buluştuklarında en üzücü mevzular  da dahi  şakalaşırlar ve hayata başka pencereden bakmayı bilirlerdi. Necmi Rıza Ahıskan, sahneye çıktığında çok heyecanlanan bir sanatkardır. Bir konserinden sonra gidip Vasfi Rıza Zobu’ya dert yanar: “Vasfi Ağabey, konsere başladığımda yaşadığım heyecan yüzünden ilk şarkılarda hep tutuk oluyorum. Heyecanım yavaş yavaş dinerken açılmaya başlıyorum. Ve konserin sonunda tam açılıyor ve son şarkıyı en güzel biçimde icra ediyorum. Bu durumdan kurtulmam için bana ne tavsiye edersin?” Vasfi Rıza Zobu gülerek “-Necmiciğim, konsere sondan başla,” diyecektir. Hep bekar kalmayı yeğlerken  sanatçı kendini  iki kere evlenmiş bulur ve  kısa süren bu evliliklerinden pişmanlık duyacaktır.İlk evliliğini yaptığı hanım,kendinden çok yaşlı bir kadındır ve mutlu olamaz. Şiddetli geçimsizlikten boşanır.Bu yüzden nazardan korunmak için Eyüp Sultan’da kurban kestirir. Bir süre sonra bu sefer kendisinden çok genç bir kadınla evlenip boşanmak zorunda kalan Necmi Rıza gene Eyüp Sultan’da kurban kestirince tiyatrocu arkadaşı Vasfi Rıza dayanamayıp şöyle diyecektir: “Hayvanlıkları hep sen yapıyorsun ama nedense olanlar zavallı hayvanlara oluyor, onların kanı akıtılıyor!” “Kaza evliliği,yahut dalgınlığıma geldi de evlendim.Yahu ne talihsiz adammışım…Bekarlık dururken evlilik senin neyine…”

Zaten Necmi Rıza Ahıskan evlilik hakkında sanatçı dostu Hilmi Rit’in 1963 yılında yaptığı ropörtajda şunları söylemiştir: “Nedense bizim girdiğimiz dünyaevleri mail-i inhidam oluyor,onun için derhal tahliye ediyoruz.Benim de gönlüm,ömrümüzün ikindisi olan bundan sonraki yıllarımı geçirecek sağlam bir dünyaevine girmeyi arzu eder.”

1982 yılında  100 yaşındayken ölen ünlü “dans profesörü” Panosyan, 1940’lı yıllarda askeri eczacıyken mesleğini bırakıp Avrupa’da dans dersleri almaya gider. Türkiye’ye döndükten sonra diplomalı “dans profesörü” olarak çalışan Panosyan, uzun hayatı boyunca bakanlardan milletvekillerine kadar birçok kişiye dans dersi verir.Balolarda dans etmek, erken Cumhuriyet yıllarının en önemli“asrilik”göstergelerinden biri olduğu için de hep gündemde kalır. Necmi Rıza Ahıskan da, 1950’lere kadar çok ünlenmiş olan dans hocası Panosyan’a büyük bir para verip,dans dersi almıştır. Sonra bir gece, Taksim’deki Kristal’de, çok hoşlandığı bir hanımı dansa kaldırır. Orkestra İngiliz valsi çalmaktadır. Necmi Rıza,adımını atamayıp,donmuş kalmıştır.Dansa kaldırdığı hanım, onu bir iki döndürmüştür.Mahcup, perişan, otururlar yerlerine.Yanındaki arkadaşı Vasfi Rıza Zobu, şaşkın bir halde sorar: – Neden dans edemedin? Necmi Rıza’da bu sorunun üzerine: “Panosyan beni aldattı. Kendisi hep kavalye oldu! Beni dam yerine koyup, dans ettirdi… Vasfi Rıza da gülüp, patlatmış esprisini: “O zaman sen de ipekli tuvaletini giyip gelseydin Kristal’e!..”

İstanbul tarihinin yüz karalarından olan 1955’deki 6-7 Eylül olayları, az kalsın Necmi Rıza Ahıskan’ı da canından ediyordu. Tanburi Necdet Yaşar’ın bizzat şahit olduğunu anlattığı olayda; O yıllarda  Beyoğlu’ndaki kumaş mağazası sahibi olan Necmi Rıza, gayrimüslimlerin işyerlerini yağmalayan çılgın kalabalıklardan kendisini gayrimüslim sanmasınlar diye dükkânının önüne çıkıp avazı çıktığı kadar Mevlid okuyarak kurtulmuştu.

Beyoğlu caddelerinden geçen sevenleri mutlaka Necmi Rıza’nın mağazasına uğrar onunla görüşmek isterdi. Necmi Rıza Ahıskan’ın 6 Aralık 1966’da 35.sanat yılında Emek sinemasında jübilesi yapılır. Orhan Boran’ın sunduğu gecede kendisi dışında, Nesrin Sipahi, İnci Çayırlı, Nezahat Bayram, Münir Nurettin Selçuk ve Timur Selçuk sahne alırlar. Jübilesinin ardından Beyoğlu’nda  kumaş ticaretiyle uğraştığı mağazayı kapatır ve çiçekçi dükkanı açar. Bu dükkanı açmasında dostları Burhan Felek ve Vasfi Rıza’nın ısrarı etkili olur. Hayatının geri kalan kısmını Teşvikiye’de  Maçka Palas’ın altındaki çiçekçi dükkanında geçirir. 1968 yılında  Şubat ayında gazetelere yansıyan bir haberde dönemin ünlü Fenerbahçe’li futbolcusu Şükrü Birand’a müzik dersi verdiğini görüyoruz. Ünlü şair  Ümit Yaşar vefatından kısa bir süre önce 1984’de “Necmi Rıza”ya diye söylediği şiirde kısaca sanatçıyı anlatıyordu:

Eksilmez nezaketi bitmez neşesi vardır
Zenginlikte ne  gözü ne de hevesi vardır
Dostum Necmi Rıza’nın dünyada topu topu
Kumaşçı mağazasıyla kadife sesi vardır.

…sonunda artık musikiden, daha doğrusu toplumdan uzaklaştım. Sadece arkadaşlarımla, sevdiğim bazı musiki aşıkı dostlarımla bir araya  gelirsem kendimi tutamayıp okuyorum. Ben Uşşak makamının birinci vurgunuyum. Her uşşak şarkı benim şarkımdır.”

Ünlü Türk Müziği sanatçısı Rıza Rit musiki muhitlerine girişinde Necmi Rıza’nın payının olduğunu anlatır:
“Necmi Rıza’nın Beyoğlu’nda, Galatasay’dan Tünel’e giderken güzel bir kumaş dükkânı vardı .O zamanlar çok tutulan bir sanatçıydı. Ağabeyiyle birlikte işletiyorlardı mağazayı. Onlar vasıtasıyla musiki muhitlerine girdim İstanbul’da. Sanırım kabiliyetimi gördüler ve kabul ettiler.”

2 Aralık 1969 ‘da ağabeyi Muhittin Rıza Ahıskan’ı ve 23 Ocak 1975’te annesi Saime hanımı kaybeder. Son yıllarında ise Maçka Palas’ın hemen altındaki çiçekçi dükkanında zamanını geçirir. 18 Ocak 1994’te Salı İstanbul Esnaf Hastanesi’nde vefat eden  sanatçı, ertesi  günü  Feriköy Kabristanı’nda defnedilir. Günümüzde Necmi Rıza Çiçekçilik adıyla hizmet vermeye devam eden mağazası deneyimli ve girişimci bir ekiple yönetiliyor ve daha çok lüks otellerin, kongre merkezlerinin ve AVM’lerin süslenmesi ve dekore edilmesi hususunda çalışmalar yapıyor. Necmi Rıza ise, video kanallarına yüklenmiş şarkılarıyla, kendisini keşfeden yeni nesillerde sesiyle ölümsüzleşti.

Sanatçının Plakları

Columbia ve  Odeon plak firmaları hesabına yaptığı plaklar üzerindeki şarkıları şunlardır:

Columbia adına yaptığı plaklarda;Mümkün mü unutmak güzelim,Dil yaresini andıracak,Ok gibi hublar beni,Adalar sahilinde

Odeon adına yaptığı plaklarda; Sana ne oldu gönül,Gönlümü bir tıflı dilbaz,Gözlerinden içti gönlüm,Bağı hüsnüm

EK-1 “ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM”

Türkiye Radyoları’ndaki emisyonlarında ve konserlerinde seslendirdiği bu eseri birçok kimse Necmi Rıza Ahıskan bestesi zannederdi. Oysa şarkının hikayesi bir rivayete göre Sultan Abdülhamid’in kızı Şadiye Sultan ile ilgilidir. Şarkı hikayesine ait değişik rivayetler ortaya konsada Suat Yener’in, ”Şarkıların Gözyaşları” adlı kitabında yer verdiği hikaye şöyledir :

Şâdiye Sultan’ın anılarında anlattığı bilgilere göre Abdülhamid; çok sevmese de Sadrazam yaptığı Sait Paşa’ya  çok yüz vermezmiş. Sait Paşa’nın oğlu Ali Namık, Şâdiye Sultana aşık olunca; babasını, Abdülhamid Han ile  kızı hakkında konuşması için ikna eder. Sait Paşa hünkarın huzuruna çıkar ve durumu izah eder. Aynı akşam Sultan Abdülhamid Han kızına  konuyu açınca, kızı Şadiye Sultan:  “Siz bilirsiniz” cevabını verir. Abdülhamid Han sinirlenir: “Siz bilirsiniz ne demek, Osmanlı Sultanları evlenecekleri kimseleri seçer, seçilmezler ama senin kararın önemli benim için” deyince, Şadiye Sultan: “Siz uygun görürseniz ben itiraz etmem” diyecektir.

Hazırlıklar yapılır ve  nişan töreninden sonra evlenme konusunda Ali Namık çok acele edince, bu durum Şâdiye Sultan’ın hoşuna gitmez. Ali Namık’tan yavaş yavaş uzaklaşmaya başlar. Ali Namık , Şâdiye Sultan’a olan ilgisini daha da arttırınca “Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısı ortaya çıkar.

Ada sahillerinde bekliyorum
Her zaman yollarını gözlüyorum
Seni senden güzelim istiyorum
Beni şad et Şadiye başın için…

Bu şarkının güfte ve bestesinin Ali Namık Bey’e ait olduğunu duyan halk dedikoduyu yayınca Abdülhamid Han çok sinirlenir ve iki gencin konuşmasını yasaklar. İki gencin yolları bundan sonra ayrılır. Şâdiye Sultan, Bükreş elçiliği memurlarından Fahri Bey ile evlenir, ikinci evliliğini Paris büyükelçilerinden Reşat Halis Bey ile yapar.

Şarkıyla ilgili en güvenilir hikaye bu olmasına rağmen, TRT kayıtlarında beste ve güfte bilinmediğinden bahsedilirken, Ethem Ruhi Üngör’ün Türk Musikisi Güfteler Antolojisi kitabında güftenin hicaz bir arap şarkısına giydirilerek adapte edildiği yazmaktadır. Sanatçının sesini merak edenler için TRT tarafından hazılanan Necmi Rıza Ahıskan’ın radyo arşivlerindeki kayıtlarından seçilerek hazırlanan albümü önerebiliriz. Yine Youtube sitesinde hayranlarının paylaştığı ses kayıtları takip edilebilir.

İstanbul’un 100 şarkısı’ isimli İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş yayını kitapta bu şarkının bir başka hikayesini, yazar Mehmet Güntekin, 1955 yılında bir mecmuada  Ayhan Bilgin’in yazısından alıntılayarak aktarmış. Bu uzun hikaye ise özetle şöyledir:

Zengin bir aileye mensup, ayrıca yakışıklı bir delikanlı Münip Cemal Bey biraz rahatsızlığı olduğu için yaz kış adada yaşamaktadır. Bir yaz günü adanın türlü güzellikleriyle dolu doğasını hayranlıkla izlerken,komşu konağa gelen ev sahibi ailenin sarışın güzel kızları Şâdiye’yi görür ve deli gibi aşık olur. Gençler tanıştıktan sonra birbirlerine bağlanırlar ve o yaz tatlı bir meltem gibi aşk dolu yüreklerinin çarpıntısı, hülyâlı sözlerle saadet dolu geçer. Yaz biter ve Şâdiye’nin ailesi İstanbul’a dönecektir. Münip Cemal’in ailesi Şâdiye’yi babasından istese de kızının yaşça küçük olduğunu ileri süren baba kızını evlendirmek istemez.

Gençler hasret dolu aşk dolu mektuplarını birbirini ardına yollamaya devam ederler ve sonra kışın en şiddetli zamanı, fırtınalı günler başlar. Adaya postalar gelemez olur. Hatta balıkçılar bile haftalarca denize çıkamazlar. Deniz çok dalgalı ve tehlikelidir. Münip ise artık havaların düzelip suların durulmasını beklemekten bıkmıştır. Haftalarca haber alamadığı Şâdiye’nin hasretiyle yanıp tutuşuyordur. Şâdiye için şiir karalamaya başlamıştır.

Ada sahillerinde bekliyorum
Her zaman yollarını gözlüyorum
Seni senden güzelim istiyorum
Beni şâd et Şadiye başın için… 

Bir sabah fırtınanın sakinlediğini gören adadaki balıkçılar denize çıkmışlar, öğleye doğru tekrar patlayan fırtınadan dolayı önce Yedikule’ye sığınmışlardı. Sonra gece adaya dönemeyeceklerini anlayınca Şehzadebaşı’na çıkmış ve burada Şâdiye’nin babasını görmüşlerdi. Şâdiye’nin babası, yaz gelir gelmez adaya geleceklerini, orayı çok özlediklerini söylüyordu. Ayrıca arkadaşlarına, kızını istemeye geldiklerini ve yakında kızını evlendireceğini söylemişti. Üstelik düğüne Münip Cemal’i de çağırmıştı!

Adaya dönen balıkçılardan biri, olanları Münip Cemal’e anlatınca “Şâdiye’yi evlendirecekler” diye kahrolmuştu. Günlerce fırtınanın dinmesini bekleyen Münip suların yine durulmadığını, fırtınanın şiddetlendiğini görünce denize çıkmak istedi. O gece onun garip hallerini gören bir ahbabı ise Münip’i denize çıkma düşüncesinden vazgeçirmek için, sabah hava düzelirse kendi elleriyle karşıya geçireceğini söyledi. Münip’ten biraz sabırlı olmasını rica etti.

Kahrından deli gibi içen ve körkütük sarhoş olan Münip uyuklamaya başlamıştı.Ahbabı  Münib’in evine dönmesine müsaade etti. Oysa Münip’in bir delilik yapıp kayıkhanenin kilidini kırarak bir kayıkla denize çıkacağı ihtimalini hiç öngörmemişti. Münip denize açıldı ve sarhoştu…A ncak yüz metre kadar denizde açılan Münip’in kayığı büyükçe bir dalga tarafından sürüklendi. Sabah olay adada yankılanmıştı. Münip’in kayığının kırılmış küreği ada sahiline vurmuştu. O gün haftalarca beklenen posta nihayet adaya gelmişti. Bir mektubun da  Münip Cemal’e Şâdiye’den geldiğini gören komşu kadınlar mektubu açıp okuduklarında gerçekleri öğrendiler,

Şadiye şöyle diyordu: “Canım Münip’im sana büyük bir müjde vereyim. Babamı seninle evlenmeme razı ettim. Pek yakında da ablam evleniyor. İnşallah düğünleri beraber yaparız…”

EK 2: 6 ARALIK 1966 Salı Necmi Rıza Ahıskan ‘a düzenlenen jübile gecesi için hazırlanmış broşürde ünlü sanatçılar ve yazarların kendisi hakkında yazdıkları yazılar:

NECMİ  RIZA’ya…. (Ümit YAŞAR)

Eksilmez nezaketi bitmez neşesi vardır.
Zenginlikte ne gözü ne de hevesi vardır.
Dostum Necmi Rıza’nın dünyada topu topu.
Kumaşçı mağazasıyla, kadife sesi vardır.

NECMİ İÇİN….( Cevdet ÇAĞLA)

Yarım asra yaklaşan musiki hayatımın en az yirmibeş senesini beraber yaşadağım Necmi Rıza, tanıdığım san’atkârlar arasında bir çok vasıflarıyla mümtaz bir mevki işgal eder. Bence bu sanatçının en önemli vasfını birbirinden tamamen ayrı bir karakter ve eda taşıyan dinî musikimizle ladini musikimizi birbirinden farklı, asil bir tavırla icrasındaki hususiyette bulurum. Seneler boyu mûhrik güzel sesi ile dinleyicilerini büyüleyen Necmi, dinî musikide olduğu kadar Klâsik Türk Musikikisi’nde de lâyık olduğu yerine yükselmiş, hepimizin gönüllerinde tahtını kurmuş bir sanat varlığıdır. Musikideki hassas ve içli kudretinden başka, doyulmaz sohbet ve espriler ile de mümtaz bir insan, vefakâr bir dost olarak gönülleri fetheden. Necmi Rıza’ya uzun ömür ve mutlu saadet yılları dilerim.

KARDEŞİM NECMÎ… (İzzettin ÖKTE)

Necmi, güzide sanatkârlar arasında en mümtaz sırayı işgal eder. Onun herkezce bilinen sanat değeri hakkında bir şey söylemeyi zâti bulurum. Necmi ile arkadaşlık değil, kardeşliğimizin en güzel gün ve hâtıralarını, Ankara Radyosunun geri gelmesine ve bir daha yaratılmasına imkân olmayan, buram buram sanat ve dostluk kokan o tertemiz devrinde yaşadık. Program icabı Necmi’nin emisyonuna, Kemeni Reşat bey, Vecihe Daryal ve ben katılacak isek, birde bakarız, rahmetli Mesud Cemil viyolonsel veya lavtasını, Ruşen Kam kemençesini ve Cevdet Kozan ud’unu aldıkları gibi hiç bir menfaat gözetmeyerek aramıza katılıverirlerdi. İşte bizler o zamanki sanat ve dostluk anlayışının zevkini tatmış ve yaşamış insanlar olarak bugün kendimizi bahtiyar addediyoruz. Necmi, efendiliği, terbiyesi ve tevazu ile daima herkesin takdir ve sevgilerini kazanmıştır. Bütün arkadaş ve dostları O’nun meclisinde bulunmak için âdetâ can atarlar. Fakat, Necmi, en neşeli zamanlarında bile muzdariptir. O’nun kalbinin bir yeri vardır ki, kimse O’nu ne anlayabildi ve ne de çözebildi. Bir bahtiyar O’nu çözebilseydi, hepimiz mutlu olacakdık. Kardeşim Necmi :Sana sıhhatli, neş’eli ve başarılı daha nice otuz beş yıllar dilerim.

Dr. Nevzad ATLlĞ

1941 veya 42 de olacak, Necmi Rıza Ahıskan’ı ilk def’a Ankara radyosu spikeri’nin; “Şimdi şehrimizde misafir bulunan İstanbul Konservatuarı İcra Heyet’i üyesi Necmi Rıza Ahıskan’ı dinliyorsunuz, önce Şakir ağa’nın Ferahnâk Yürük Semaisi «Bir dilbere dil düştü ki mahbubu dilimdir” şeklinde yaptığı takdimle tanımıştım. Daha sonra İstanbul’da Tıp tahsili yaptığım yıllarda rahmetli İbn’ül Emin Mahmut Kemal Bey’in pazartesi toplantılarına ve Dr. Muzaffer Şevki bey’in davetlerinde bir kaç kerre tanışmak fırsatı hasıl olmuştu. Ancak, dostluğumuz ve san’at arkadaşlığımız, benim radyo ve konservatuarca vazife aldığım yıllarda başladı. Aradan 15 yıl geçmiş oluyor. Devamlı, sağlam ve karşılıklı sevgi ile beslenen bir dostluk.

Bu süre içinde sevimli ve vefalı arkadaşımı, dost meclislerinde, hakikaten kadife gibi yumuşak, pürüzsüz sesi ve kibar okuyuşu ile devamlı dinlemek imkânını buldum. Necmi, mikrofon heyecanı ve dinleyici kitlesi baskısının olmadığı zaman san’atının zirvesine çıkmış ve çevresini büyüleyebilmiştir. Kabil olsaydı da büyük dinleyici kitlesi de Necmi’yi bu şekilde dinleyebilseydi. Bununla beraber, Necmi Rıza İstanbul’un san’at sever muhitinde uzun yıllar klâsik musikimizi sevdiren bir kaç san’atkârın öncülerinden birisi olarak daima takdir ve sevgi ile aranılacaktır. 35 inci san’at yılında sıhhat ve başarı dileklerimi tekrarlarım.

KUTSAL BÎR SU FISILDAR GİBİ…( Behçet Kemal ÇAĞLAR)

Bir şarkının bitmekte olduğunu belli etmek ve alkış davet etmek için olacak. Sonunda ayağına basılan kedi cırlaklığı ile bağırılarak bitmesi, bana pek yersiz, pek ilkel geliyor. Aslına bakarsanız ben alaturka bestelerin güzeli olan ezanında bütün o içli ve hüzünlü, alaturka şarkıların da hoparlörlerin, hançere dışı madeni bağırtışı ile bozulmasını hiçte uygun bulmuyorum.

Alaturka şarkıların çoğu, kulağa bir su gibi fısıldanacak bir güzel ve gizli itiraf gibi aralıkta fısıldanacak bir içlilik taşıyor. Herkesin ortasında «Ben Seni Seviyorum» diye alabildiğine bağıran aşığa densiz, dinleyip hoşlanana da düzensiz dense, kim aksini iddia edebilir, gerçi bu söyleyişin adı «ilân-ı aşk» tır. Umuma tellâl bağıttırmak anlamına değil. Necmi Rıza’nın, içkisine ve mezesine dolmuş ayyaş obur ve avare vücutların değil de, ruhların kulağına mukaddes bir sırrı fısıldar, yeni bir ruh âleminden bir şeyler emanet eder gibi, kendine mahsus, kısık, fakat kısık olmayan bir sesle mahrem, fakat açıklanmasında mahsur olmayan bir eda ile söyleyişi ruhuma güzel ürpertilerle sarıyor. Boğarcasına çıkan değil, gönülsüz gevşek çıkan değil, okşar gibi saran bir ses, sanki o anda vücudunu değil, ruhunu sarsan bir şeydir, sarılmakta olduğunu, şikâyetsiz, memnun «hemağlarım hem giderim» kabilinden haber veriyor. Necmi, söylediği zaman sanıyorsunuz ki güftesinde, bestesi de, kendisinindir. Şevkini veya hüznünü düpedüz söyleyiverse, pek iyi kavrayıp yaşadığı yirminci yüz yılın katı gerçekliğine pek uygun düşmeyecek, vezne ve makama sarıp, fantazileştirerek söylemekten başka çâre yok! O zaman mübalağa olmuyor; gülünç olmuyor, inanılıyor, tesir ediyor. Necmi söylerken, yüzünü yakından görenler, sanabilirler ki, yüzündeki esmerlik doğduğundan beri değilde, tabiattan değilde, içindeki ateş bir az ruhunu, bir az da yüzünü kavurmuş ve tabiî, sesinide!… Münirler, Necmiler olmasaydı alaturka musiki, köçeğin söyleyip, ayyaşın dinleyeceği geri ve alaycı bir şey olup kalacaktı… Sanat «matrak» veya «soytarıcılık» oldu mu, musikide de, şiirlerde de haysiyetini kaybediyor. Sanattan başka her şey oluyor…


ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYEN ADAM…( Burhan FELEK)

Belki 25 yıl oldu, bir gün Necmi Rıza’yı maarif Müdürlüğü önündeki kavşak yerinde tamdım. Güzel tesadüf değil mi! Bir irfan müesesesesinin civarında tanışmak, tanıdığıma pişman değilim, ama endişeliyim! Ben vaktile «İstanbul’un orjinal tipleri» diye bir kitap hazırlamayı düşünmüştüm… Neyzen Tevfik, Paşa Kâzım, Celâl Esat Bey, Salih Murad Bey, Hacı Beyzade Muhtar Bey, Büyük Behzad, daha var… yapamadım. Allah kalanlara uzun ömür versin. Ben listeyi hazırlayıncıya kadar beklemediler, vazgeçtim.

Kitabı yazabilseydim, Necmi Rıza’ya da bir sahife ayırırdım…? Çünkü Necmi nevi şahsına münhasır orijinal bir tip sanatkâr doğmuştur. Hisli çocuktur ve her sanatkâr gibi şıp sevdidir. Kendinden başka herkese faydası dokunur. Keyif sahibidir? Ammâ sık sık keyifsizlenir, ne var ki çoğu zaman sıhhatta iken tutmadağı bir sözüne mazeret olarak hastalandığını söylediğinden gerçekten hastalığına kimse inanmaz. Tutamadığı şey yalnız sözü değildir, hesap tutamaz., perhizde pek tutamaz., usul tutar? amma not tutmaz, ahbap tutar, dost tutar, vekil tutar… oruç tutar, Allah bilir., dilini hiç tutamaz. Sesi güzeldir demek lâzımsa – Necmi bir musiki – şinas değil,bir musikidir. Allah vergisi olan sesin hacmi değil, kalitesi emsalsizdir.

Büyük alaturka bestecilerinin eserlerini, müelliflerini hissettiğini duyarak okur. Necmi’nin sesinde İlâhi bir nefha vardır ki, ruhlara işler. Bir kusuru vardır, bu Allah vergisini değerlendirememiştir. Necmi tam amatör ruhlu bir musiki severdir. Belki de hakkıdır, amma onu sevenler, onu dinlemek isteyenler için bu bir mahrumiyettir, hiç birimiz, hiç biriniz Necmi’yi istediğiniz zaman dinleyemezsiniz. Bir vakitler haftada bir iki defa okuduğu İstanbul Radyosu da onu küçücük perde arkası çekemezliklerine harcayıvermiştir. Onun için Necmi’ye hepimiz içerleriz. Necmi kendine Allahın emanet ettiği bu güzel sesi nadir olarak dinletir, bu bir hasislik değil, bir sanatkâr keyfidir, üstüne varılamaz. Profesyonel sanatkârlığı bütün dünya sanatçıları gibi, tebcil ederim. Necmi bunlardan araşma girmek isteseidi, bu gün hayatı kumaş tezgâhları arasında değil, sanat mabetlerinin muhabbet maksurlarında geçerdi, neyleyelemi ki, çocuk «Bir perişan halimi gördüm unuttun halimi» şarkısını dostları ile olan münasebetlerinde kendine rehber edindiğinden başkalarının işine hem de en elemli işlerine koşmaktan…Koşma okumaya bile vakit bulunamamakta, hayatının düzenini başkalarının düzenine feda etmekte, böyle olunca da arasıra yalancı çıkmaktadır.

— Ağabeyi kör olayım ki hasta idim! der, doğrudur, her kesin olduğu gibi bununda bir ârızası vardır, hayat zorundan kasığı çatlamıştır. Kolay mı! Başından iki nikâh, bir ameliyat geçmiştir. Londra’yı pek sever. İngilizcesi bir aralık epeycce gelişmişti… Fransızcayı su gibi bilir. Paris’te «Grand Hotel» de sakallı bir fransız Matematik profesörü, Paris camisi imamı sanarak elini göğsüne koyup -Esselâmü aleyküm- imam efendimiz! diye selâmlaşmıştır.Her gün, her fırsatta pek güzel söylediği «Ada Sahillerinde Bekliyorum» şarkısının aksine Ada’da kimseyi beklememiş, bilâkis pek çok kimseyi bekletmişti.Eli kadar dili de açıktır. Söz verir, lâkin yalancı çıkar.
— Neden yaparsın bunu! dediğim zaman:
— Ağabi, kıramıyorum, söz veriyorum, yetişemiyorum, yalancı çıkıyorum. Ağabi enflâsyon oluyor… naapayim! der, ve bunu öyle bir söyler ki, öfkeniz bir balon gibi söner, ve arkasından size bir fıkra anlatır.. Bazıları açık saçıktır.. Necmi Rıza bir Evliya değildir.Benim musiki ile hiç bir münasebetim yoktur. Sesim son derece kötüdür, lâkin -nasıl çehre züğürtü olmak güzel seçmeye ve sevmeye mâni değilse- çirkin sesli olmak da güzel sesden anlamaya mani değildir. Necmi’nin bir tatlı, yumuşak, kalbe işleyen sesi vardır. Kadrini bilip onu heder etmezse inşallah ellinci yılında tesid ederiz. Bu onun için olduğu kadar hepimiz için de birhayır duâdir.

«BEN DE ŞEHÂDET EDERİM»( Vasfi Rıza ZOBU)

«Kusursuz kul olmaz» derler.. Mâdemki marifet: kusurunu bilip tashihe çalışmaktır; böyle bir insan toplum içinde «meziyet» eshabın- dan sayılır.. «Tevâzû» gösteren: Tanrı sevgisini kazanır. Bu kazancı elde eden talihlinin de sırtı kolay kolay yere gelmez.. Necmi Rıza, bu meziyyetlere sahib, dış görünüşü ve iç âlemile bir «güzel» yapıdır. Yaradan, O’nu bir takım nâdide varlıklarla süsleyip dünyaya göndermiş.. Zekidir: hiç belli etmez. Bir ipek sese maliktir: yüzüne karşı söylerlerse, sâdece teşekkür eder; ama kendi tekrar etmez. Hüner ve ma’rifet erbabını zem değil, dâima meder. Tanıdıklarımın içinde en çok iftiraya uğramış ve uğramakta olmasına rağmen O: müfterinin, Allah tarafından ıslâh edilmesini diler; kötülüğe kötülükle mukabele etmez.. Kendi işini becermekde âczi vardır. Ama, «yardıma muhtaç» m sıkıntısını gidermek için çalmadığı kapı, dökmediği yüz suyu bırakmaz.«Müslüman Türk» terbiyesiyle büyümüş. Büyütenler ve büyüklere sarsılmaz saygısı vardır. Elinden tutanın elini öper,ısırmaz. Dost edindiği kimse yüksek mevkiinde kalsa da düşse de: O’nun için farketmez.. Kin, nefret, intikam gibi kötü hisler: O’nun güzellikden başka bir şey düşünmeyen aklını şaşırtıp susturamaz.. O,yaradılışdaki sempatisini kötülüğe değil, daima iyiliğe kullanmıştır. Bu «gönül alma» kabiliyeti O’na bir Tanrı vergisidir. İbâdet eder gibi bu «vergi» yi kullanır, israf etmez… Dinî ve lâdinî musikimizde mevkiini erbabı takdir etsin. Ben: Varlığıyle sunduğu her eserile zevke varanlardan biriyim, o kadar… İyilik ve güzellikle yoğrulmuş, ruhu bozulmadan, ömrü uzun olsun…

Özel Not: Necmi Rıza Ahıskan’ın bestelediği ve günümüze ulaşan iki sözlü eseri bulunmaktadır.

Yazıyı Hazırlayan:  Emir Ertaş  

Yararlandığım kaynaklar:
🔸  Radyo Magazin,Radyo Haftası,Radyo Dünyası,Radyo,Radyo Alemi dergilerinin sanatçıyla ilgili bölümleri
🔸  Prof.Dr.Muhittin Serin –Türk Hat Üstadları 3 /Hafız Kemal Batanay /Musiki talebeleri (Kubbealtı Akademisi)
🔸  Sadun Aksüt-Alkışlarla Geçen Yıllar  Aksoy Yayıncılık
🔸  Cemal Ünlü”Git zaman gel zaman” Katalog Cd
🔸  İstanbul’un 100 Şarkısı-Mehmet Gültekin  İstanbul Kültür A.Ş Yayınları
🔸  Murat Bardakçı – Hürriyet Gazetesi – 10 Ekim 2006
🔸  Ersan Erçelik, Milliyet Blog Yazarı  11.04.2007
🔸  Mehmet Barlas – Sabah Gazetesi – 11 Ocak 2005
🔸  Milliyet gazetesi arşiv
🔸  Cemal Ünlü’Git Zaman Gel zaman’ Taş plak katoloğu listesi CD
🔸  Suat Yener “Şarkıların Gözyaşları
🔸  TRT Nağme Arşivden Mikrofona 22.01.2011 tarihli programdaki Necmi Rıza ropörtajı bant kaydı.
🔸 Hilmi Rit Ses dergisi 19 Ekim 1963 ropörtaj
🔸 6 ARALIK 1966 Salı gecesi adına düzenlenen jübile gecesi için hazırlanmış broşür.Yörük Matbaası

Emir Ertaş’a bu değerli yazıyı hazırladığı için teşekkür ederiz. Araştırmacının diğer yazılarına https://emirertas.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.