Enise Can kimdir?

Doğum Tarihi: 1896
Doğum Yeri: İstanbul
Ölüm Tarihi: 16.01.1975
Defnedildiği Yer: İstanbul – Zincirlikuyu Mezarlığı

Enise Can’ın biyografisini sizlere Hilmi Rit’in Ses Dergisi Türk Müziği Ansiklopedisi için gerçekleştirdiği “Enise Can röportajından” aktarıyoruz…

Küçük bir dükkan ile, maişetini [geçimini] temin eden mütevazı bir ailenin evladı idim. Sekiz yaşımda iken ilk olarak, redingotu [bir ceket türü], karakter ve iç alemiyle tam bir İstanbul efendisini temsil eden ve
Kadıköy semtinde ut, keman dersleri veren Setrak efendiden keman dersi almaya başladım. İki sene aralıksız olarak istifade ettim. Küçük usulleri keman çalarken ayakla vurdurmak suretiyle öğretir,
darb ve notlarını bu metotla sindire sindire hazmettirerek unutulmasına veya zühul edilmesine imkan bırakmayacak bir kudretle kavramama yardım ederdi. Temel tahsilimi teşkil eden bu derslerden çok faydalandım. Bu temel bütün sanat hayatımda en kuvvetli bir beton gibi üzerine kurmaya çalıştığım
binaya esas teşkil etti, kendisini rahmetle yad etmeyi borç bilirim.

Müteakiben bir sene kadar Oresti Çalapatani’den alafranga piyano dersi aldım, bundan başka hoca olarak ders aldığım kimse yoktur. Eğer bir kıymet ifade ederse müktesebatım tamamen kendi emeğimin mahsulüdür. Şunu inkar etmemek gerekir ki, başta üstadım Ali Rifat Çağatay olmak üzere Zekâi Dedezâde Hafız Ahmet, Rauf Yekta, Beylerbeyli hoca Ziya beylerle, Vaşington Sefiri Ziya Paşa ve kudretli bir notacı olan Leon Hancıyan efendiden senelerce istifade ettim. Bu üstatlar arasında kendilerinin her türlü
müzaheret ve teveccühleriyle büyük usuleri tetkik, tatbik ve bilhassa nota ile telifine çalıştım. Ayrıca ud çalmayı, hocasız olarak kendim öğrendim.

Bugünkü konservatuvarın nüvesini teşkil eden Darülelhan’ın Cağaloğlu’ndaki ilk teşekkülünde istihdam edilmek üzere imtihanla eleman alınacağı bir gazetede ilan edildi. Ben de bilgimi ilerletmek emeliyle müracaat ettim, yukarıda isimlerini saydığım ve daha birçok üstatlar huzurunda yapılan imtihanda muvaffak oldum ve kemani olarak kabul edildim. Bilahare kendilerinden gördüğüm pek kıymetli teveccüh üzerine ser sazende olarak vazifelendirildiğim tebliğ edildi. Buradaki üstatlardan bir hayli feyz aldım, bir müddet sonra sıhhi sebeplerle ayrılmam icabetti. Ayrıldığım zaman bir diploma mahiyetinde olmak üzere tasdikname verdiler.

Bu meyanda hevesli ve istidatlı bulduğum öğrencilere ud ve keman dersleri vermeye de başlamıştım. Hocalığım sırasında üç dört sene kadar Dolmabahçe Sarayında sultan, prenses ve hanımlara ders verdim. 1919 senesinde Kadıköy’de teşkiline teşebbüs edilen Şark Musiki Cemiyetine müessis aza olarak intisap ettim. Cemiyetin devamı müddetince Hoca Ziya, Hafız Ömer, Leon Hancıyan beylerden fasıllar meşkettim. Bir sene sonra vaki davet üzerine üstadım Ali Rifat Çağatay cemiyete dahil olarak riyaseti deruhte etti. Bu tarihten sonra mesaimizin semeresini almak ve bunu halka da ilan etmek gayesiyle konser hazırlıklarına
başladık. İlk konserimizi merhum tamburi Cemil Beye ithaf ettik. Konseri, merhumun tanburunu, siyah tüllerle bezenmiş olarak sahnede bir masanın üzerine koyduk ve tanburi Cemil İhtifali namıyla Kadıköy’de Hale Sinemasında Ali Rifat Çağatay riyasetinde verdik.

Konser kadromuz, Ali Rifat Bey şefliğinde, Gazi Osman Paşazade Cemal Bey piyano, Arapzade Cevdet Bey armonyum, Cemil Bey merhumun yakın akrabalarından tanburi Hikmet Bey, tanburi Atıf ve Hatıf Beyler, tanburi Faize Hanım, sine kemani merhum. Nuri Bey, kemençevi Kemal Niyazi Seyhun, keman olarak da ben ve Faik Bey, kanuni Nezihe Hanım, udi Hayriye ve Rana Varoğlu Hanımlar ve şimdi hatırlayamadığım diğer amatör sazende arkadaşlarla, Münir Nurettin Selçuk, Kaşıyarık Hüsamettin, Arap Cemal, Suat Örfi Beylerle Zahide Hanımdan teşekkül etmişti. Cemiyetimiz bu kadrosu ile emri hayra tahsis edilmek üzere her sene en az dört, beş konser verirdi.

Bu arada Şark Musiki Cemiyeti’nde bulunduğum sıralarda bir hatıramı nakledeyim: Gene emri hayra tahsis edilmek üzere Şehzadebaşı’ndaki Ferah tiyatrosunda verdiğimiz bir konserden gece geç vakit motorla Kadıköy’e dönüyorduk. Nefis bir yaz gecesi, hava da mehtaplı olduğu için arkadaşlar çalıyor ve söylüyorlar. Bir müddet sonra hala Kadıköy’e gelmediğimizi gören şefimiz Ali Rifat merhum sağına, soluna bakıp, Fenerbahçe’yi geçip Adalara doğru gitmekte olduğumuzu görünce telaşla kaptana doğru dönerek şöyle seslendi: ‘Aman evladım nereye gidiyoruz, çoktan geçmişiz Kadıköy’ü…’ ehlidil bir Karadeniz çocuğu
olan kaptan kendi lehçesiyle ‘Ben aklımı kaçırmadım. Böyle sazı ve sözü bir daha nereda bulup da dinleyeceğim, sabaha kadar gezdireceğim sizi. . .’ diye cevap vermişti.

Enise Can ve Fulya Akaydın

Meşgalemin fazlalığı yüzünden Şark Musiki Cemiyetinden ayrıldım. Bir müddet sonra Ali Rifat Çağatay piyanist olarak yetişmiş bulunan kardeşim Fulya Akaydın ‘da beraber alarak Türk Musiki Ocağı’nı kurdu. Orada da müessis aza olarak mesaiye başladım. Sanat hayatımın ve bilhassa bugünkü saadetimin kaynağı olan bu ocakta çok tatlı, zevki, ve herkese nasip olmayan, halen hürmet ve iştiyakla yâd ettiğim pek güzel
hâtıralarım ve musiki hayatım vardır. Türk Musiki Ocağı azasından olan ve bugüne kadar 38 senedir, saadetli bir ömür sürdüğüm zevcim Fahri Can’la bu tarihte evlendim ve düğünümüz bu cemiyet binasında yapılmıştır. Zevcim, zamanın sayılı hanende ve bestekarlarından olan Tophaneli Sabri Bey’in oğludur.

Herkese nasip olmayan hatıralara gelince: Muhtelif vesilelerle topluluk ve sohbetlerinde bulunmakla bahtiyar olduğum edib ve şairlerin cihan değerindeki nükte, münakaşa ve münazaralarına şahit olmamdır. Mesela, Ali Rifat Çağatay, kayınpederim Sabri Bey merhumla son derece muhabbetle sevişirlermiş. Bu muhabbetin, bir nişanesi olmak üzere zevcim Fahri Can’a ithafen latife musikisi olarak davul havasını bestelemişti. Eserde birçok sükut işareti olduğundan ‘Bütün sazlar durur, davul solo olarak çalmaya devam eder, bu suretle hanımını susturmuş olursun’ diye de zevcimle latife etmişti.

Bu eser vesile ittihaz edilerek cemiyetçe bir davet yapıldı. Bu davete icabet edeceklerin aynı zamanda hakem heyetini teşkil edeceği ve heyet huzurunda zevcimin davuldan imtihan olacağı bize tebliğ edildi. Hakem heyeti şu zevattan mürekkepti ve hepsi de davete icabet etmişlerdi: Abdülhak Hamit, Süleyman
Nazif, Mehmet Akif, Şerif Cafer Paşa, Samih Rifat, Faruk Nafiz ve daha isimlerini hatırlayamadığım bazı şairler… Biraz evvel herkese nasip olmayan hatıralarımdan bahsetmiştim. Yurdun bu kadar güzide edib ve şairlerini bir arada görüp onların sohbetlerinde bulunmak herkese nasip olur mu? Siz takdir ediniz. Bu arada bir hatıranı, nakletmeden geçemiyeceğim: Daüssıla eseri Tepebaşı tiyatrosundaki bir konserimizde çalındığı zaman eserin hitamında Süleyman Nazif halkın arasından sahnenin tam önüne kadar gelip sağ kolunu şefimiz Ali Rifat Çağatay’a doğru uzatarak ·Ali Bey, Ali Bey… Ben sana bir avuç çamur verdim, sen ona hayat verdin.’ diye göz yaşlarıyla tebrik ve teşekkür etmişti.

*Özel Not: “Daüssıla” Malta’ya sürgün giden Süleyman Nazif’in sürgün günlerinde memleket hasretini anlatan şiiridir.

Yeni Postanenin üst katındaki ilk teşekkülü tarihinden itibaren ayrıldığım 1961 senesine kadar, İstanbul Radyosunda her türlü neşriyata iştirak ettim. İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi icra Heyeti’ne 1954 senesinde memur tayin edildim. 1961 senesinde yaş tahdidi dolayısıyla ayrıldım. Konservatuvara
intisabımdan duyduğum en büyük zevk, hatıramda kaldığına göre, Şark Musiki Cemiyetinde henüz 19 yaşımda iken zamanın bülbülü olarak tanıdığım ve birlikte birçok seneler musiki yapıp konserler verdiğimiz Münir Nurettin Selçuk’la karşı karşıya gelmem olmuştur. Sesini ve musikisini huşu ile 7 sene doya doya dinledim. Diyebilirim ki, sanat hayatıma onunla başlayıp, onunla sona erdirdim.

Ses Dergisi Türk Müziği Ansiklopedisi “Enise Can Röportajı” – Hilmi Rit

Sanatçımızla ilgili daha fazla bilgi sahibi iseniz “Kaynak Kişi” olarak katkılarınızı bekliyoruz. Bilgilerinizi E-posta aracılığıyla veya İletişim sayfasından bize iletebilirsiniz.