Enderûn Terâvihi ve Cumhur Müezzinliği

Hazırlayanlar: Ahmed Şahin ve Mehmet Kemiksiz

Not: Bu yazı “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” projesi kapsamında yayımlanan “İstanbul 2010 Ramazan” kitapçığında yayımlanmıştır.

İstanbul’daki Ramazan Hazinesi

Bundan yüz yıl evvel nasıl bir Ramazan yaşanırdı İstanbulda ? Mahyası, iftarı, sahuru, temcidi, terâvihi… Çocukların eğlencesi Direklerarasından, karagöz perde oyunlarına…

Minârelerden , gür sesli hâfızların karanlığı yırtarcasına yükselen salâları, temcidlerı, naatlerı ve gelişinde “merhaba” gidişinde “elvedâ” nidâları ile okunan ramazâniyeler…

Ramazan davulcularının davul seslerine karışan, makamla söyledikleri mânileri…
Bir yıldız kümesinin gokyüzünde oluşturduğu ışık demetı içinde Eyüpsultan’da, Sultanahmed’de, Süleymaniye’de parlayan “Merhaba Yâ Şehr-ı Ramazân” mahyâları…

Kandillerini, mumlarını yakarak kutlu sahur sofrasına oturtmak için, bir bir başucuna vararak ev halkını, uyandıran en yaşlı nineden gelinlik kızlarına İstanbulun…

Çocuklarını bütün gün sıkı sıkı tembihleyen, kendileri de saygıdan ötürü görünürde yiyip içmeyen, iftar vakti yaklaştığında Müslüman komşularının iftar sofralarına hediye şerbetler, börekler, yemekler ve tatlılar gönderen, terbiyesini, medeniyeti en üst düzeyde oluşturmuş Osmanlı’dan alan Rum, Ermeni, Yahûdî ve Hristıyan komşular…

Ve nihâyet iftar sofrasının şükrünün diğer sofralardan çok farklı olduğu bilinci ile terâvihe koşan dededen çocuğa bir medeniyet…

Elbette böyle üstün bir medeniyete, kuru bir ibâdet anlayışı uygun düşmez. İftar sofrasında maddî gıdâlarla giderilen açlığın karşısında, yine en üstun duygularla bezenmesi gereken ruh da, aşkla yapılan ibâdet neşvesi ile doyurulmalıdır.

Elinizdeki bu çalışma, “İstanbul 201O Avrupa Kültür Başkenti” projeleri kapsa­mında, 201O yılı Ramazanı’nda 29 İstanbul Câmiinde gerçekleştirilecek olan, “Enderun Usûlü Terâvîh” ve “Cumhur Müezzinliği” uygulamasını içermektedir.

Yüzyıllardır başta saray olmak üzere, İstanbul câmilerinde, dergâhlarında ve konaklarda iyi eğitim almış, güzel sesli, mûsikîşinas hâfızlar tarafından kıldırılan, terâvih namazının, her dört rekâtının, Türk Mûsikisi’nin teâmül haline gelmiş makâmlarında eda edilmesıne “Enderûn Usûlü Terâvih” denir. İmamın takip edeceği makamlardan her dört rekâtta bir Ramazan’ın rûhuna uygun, namazın huşû ve coşkusunu artırmak için dinlenme anlamına gelen tervîhalarda, yıne eğitimli ve güzel sesli müezzinler topluluğunca ilâhile­rin okunması adetine de “Cumhur Müezzinliği” denir.

Köklü Ramazan geleneklerımızden biri olan, geçmişi Osmanlı Sarayı’nın en­telektüel yüzü Enderûn’a dayanan, Ramazan ayına özel “Terâvıh Tertîbi ve Cumhur Müezzinliğı” uygulaması, Ramazan Mûsikîsi ve Bayram Sabahı rituelının eğitımının yapılarak gerçekleştirılmesi, yapılacak her icranın kayıt altına alınması, gelecek kuşaklara aktarılması, yeni uygulayıcıların yetiştirilmesı, ibâdet hayatımızdaki kültürel zenginliğin devamlılığına ve ihyâsına onemli bir katkıda bulunacaktır.

Başta İstanbullular olmak üzere kültürümüzün eskide kalmış hangi unsuru ihyâ edilırse şükran duyacak tüm gönül dostlarımızın yüksek idrâklerine…

Saygılarımızla
Ahmed Şahin – Mehmet Kemiksiz
İstanbul, 2010

MÛSİKÎ MEDENİYETİMİZ

Kur’an-ı Kerim’deki “Allah ve melekleri peygambere salât ederler. Ey îmân edenler, siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edîniz.” buyruğu ve bu mânâda başka âyet-i kerimeler, Allah ve Peygamber aşkıyla sanatın her alanında kalıcı ve tesirli sayısız eserlerin meydana getirilmesine vesile olmuştur.

Asr-ı saâdetle beraber gelişmeye başlayan İslâm kültürü, ulaştığı her yere medeniyet ve huzur götürmüştür. Yerel kültürleri de kendi perspektifi ile harmanlayıp, edebiyattan mûsikîye, hüsn-i hatdan mîmariye bütün san’atlarda muhteşem bir medeniyet oluşturmuştur.

Mûsikîmizin de  bir  medeniyet  olarak  tarih­te yerini alması bu mânevi düstûrlar çerçevesinde gerçekleşmiştir. Efendimiz’in “Kur’an’ı seslerinizle süsleyiniz” tavsiyesi ve ezânı, sesi güzel olan Hz. Bilâl-i Habeşî’ye okutması, güzel ses ve nağmelerin öne­mini vurgularken, mûsikî ilminin gelişmesine ve za­manla birçok formun oluşmasına  zemin hazırlamıştır.

Efendimiz’in çeşitli vesilelerle mûsikîyi teşvik ettiğini, kendisi hakkında söylenen kasîde, gazel, şiirler veya ilâhîleri ve bunları icrâ edenleri taltif ettiği de malumdur ki; en bilinen örnekleri Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında Medîne halkının Efendimiz’i karşılamak için defler eşliğinde söyledikleri “Talea’I bedru aleynâ” adlı ilahî  ve  Kâ’b bin Züheyr’in yazdığı “Kasîde-i Bürde” dir. Efendimiz Hz. Ka’b’ı taltif için hırkasını çıkarıp hediye etmiş ve bu şiire  “Kasîde-i  Bürde”  (Hırka Kasîdesi) denilmiştir.

Edebiyatımızda Şeyh Gâlib’in;
Efendimsin cihânda îtibarım varsa sendendir
Meyân-ı âşıkânda îtihârım varsa sendendir
Benim feyz-i hayâtım hâsılı rûh-i revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir…
na’tine Hacı Fâik Beyin yaptığı Acem makâmındaki beste aynı güzellik arzusunu hissettirmektedir.

Osmanlı Medeniyeti geleneksel sanatlarımız Allâh’ın ”cemâl” sıfatının bir tecellîsi olarak görür. Meydana gelen her sanat  eseri  derûnî,  dünyadan ya hüsnü hat, ya tezhip, ya mûsikî  eseri,  yahut mîmârî olarak hislerimize dokunan birer şâheser konumundadır.

Bu anlayışın bir parçası olarak Türk Dîni Mûsikîsi’nin en önemli formları yüksek medeniyet anlayışına sahip Osmanlı Kültürü’nde kemâle ermiş ve günümüze kadar ulaşmıştır.

Tüm insanlığa yapılan ezân dâveti ile salâlar, temcidler, münâcaatlar, tesbihler, Kur’ân kırâati, Mevlid icrâları dînî mûsikî formlarının başında yer alır.

Aynı formlar Ramazan ayı, kandiller ve bayramlar için düşünüldüğünde çok daha anlamlı bir niteliğe bürünürler.

Ramazan Mûsikîmiz

Dînî mûsikî eserleri sözlerinin içerdiği anlama göre Na’t,Münâcât, Tesbih, Temcid, Ramazâniye,  Muhammediye, Mevlid, Salât ve hicrî ayların her birinden alınan mânevî feyizleri ifâde eden eserler olarak okuna gelmiştir.

En çok eser Efendimiz  (S.A.V.)’in doğumunun olduğu Rebîiulevvel ayına mahsustur. Bunu Ehl -i Beyt’den birçok insanın şehit edildiği Muharrem ayına, daha sonra da rahmet, mağfiret ve oruç ayı olan Ramazan ayına  ait  eserler  takib  eder.  Ramazan ayına mahsus terâvih namazının kılınışı ise caâmi mûsikîsi içinde ayrı bir yere sahiptir.

Teravih mûsikîsi saray câmileri başta olmak üzere pâyitahta bağlı selâtîn (sultanlarca  ve vâlide­lerince yaptırılan) câmilerinde , dergâhlarda ve irili ufaklı İstanbul konaklarında, hatta çoğu taşra câmilerinde uygulanmış, ancak günümüze çok nâdir olarak gelebilen, mûsikînin ibâdete yansıyan güzelliklerinden biridir.

Mûsikîşinas imam ve müezzinlerden oluşan bir topluluğun (cumhur müezzin) karşılıklı olarak uygulayabileceği belirli bir dîni mûsikî alt yapısını gerektirir.

Konumuzu teşkil eden  terâvih  usûlü günümüzde bilinmese de,  Ramazan  ayının  gelme­siyle terâvih çoşkusu her câmide hissedilmekte, Ramazan ‘ın ve terâvihin diğer günlerden ve namazlardan farkı hemen kendisini göstermektedir. Salât  ü  selâmlar,   ilâhiler,   kasîdeler   okunmak sûretiyle aynı  çoşku  sürdürülmeye  çalışılmaktadır . Bu  da   ecdâdımızdan   bize   intikâl   eden   bu geleneğin ne kadar isâbetli olduğunu ortaya koymaktadır.

Galata Köprüsü Üstü ve Yeni Cami – H. C. White Co. Arşivi

Terâvih

“Terâvîh’; “terviha ” kelimesinin  çoğulu  olup (her dört rek’at arasındaki bekleme) “rahatlama , dinlenme, fâsıla verme” anlamına gelir. Terâvih’in uzunca bir  ibâdet  olması  sebebi  ile  günümüzde  maâlesef bir an önce bitirilmesi istenen bir namaz şekline sokulmuş, tervîhaların rahatlama değil yorulma şeklini almış olduğunu söyleyebiliriz.   Bunun   sebebi   de bu gibi geleneklerimizin  bize  sağlıklı  bir  şekilde intikal edememesi, bu âhenkli geleneğimizin icra­cılarının azalması, yeni nesle yeteri kadar öğretilememiş olmasıdır.

Terâvih namazı acele ile kılınacak bir sünnet namaz değil,   tam aksine   rahatlatan, ferahlatan bir ibâdettir ki;  Efendimiz’e  (S.A.V.)  salavât  ve Cenâb-ı Hak’ka yakarış ifadesi taşıyan ilâhilerle, iba­dete  iştirak  edenlerin   huşû’unun ve coşkusunun en üst seviyede olması gereken bir ibâdettir.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi E. Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emin  Işık  Hoca  Efendi’nin bir röportajından alınan  şu  ifâdeler,  Efendimiz (S.A.V.)’in terâvih namazını ilk kılışı hakkında önemli bilgiler vermektedir:

“Peygamber Efendimiz, Ramazan ayının gündüz­lerini oruçla, gecelerini de namazla ihyâ ederdi. Hadis kaynakları, terâvîh namazını cemâatle kıldırdığını şöyle rivâyet ediyorlar: Ramazanın sonuna doğru bir gece, yatsı namazının ardından ashabına sekiz rek’at terâvîh namazı kıldırdı. İkinci rek’atin sonunda selâm verdi ve hemen üçüncü rek’ate kalktı, dördüncü rek’atin sonunda selâm verince, bir süre dinlenip, ashabıyla sohbet etti. Sonra yine ilk dörtte yaptığı gibi dört rek’at daha kıldırdı. Sekizinci rek’atin ardından yine bir müddet dinlendi. As­hap, kendisine bu namazın adını sorunca, o da “Terâvîh namazıdır” buyurdu.

Birkaç akşam sonra, ashap bu namaza aşırı ilgi  göstermeye, mescit dolup  taşmaya başlayınca, Hazreti Peygamber, daha sonraları ümmet bunu, farz zanneder endişesiyle bir daha kıldırmadı.

Lâkin Ramazan ayına mahsus olan  bu sünnet namazın temelini atmış, nasıl kılınacağını da böylece göstermiş oldu.

Bütün sünnet namazlar, tek başına kılınır. Terâvîh namazı  da  sünnet  namazlardan  olduğu halde, cemâatle kılınır.

Din Peygamber’in yaptığıdır.  Dindarlık  da onun yaptığını yapmaktır. Gelenek böyle teşekkül etmiştir, aynen devam etmelidir.

Terâvîh namazının cemâatle kılınmasının görünürde iki büyük hikmeti vardır:

Birincisi, müminleri kaynaştırıp cemâat yapmaktır. Cemâat adı üstünde inançları ve amaçları aynı olan insan topluluğu demektir.

ikincisi, Kur’ân kültürünü yaymaktır. Terâvîh namazının cemôatle kılınmasının yanında, kırôatin de sesli (cehrî) olması ve hatimle  kılınması  da sünnettir. Bu da şu demektir:

Sünnet vechi ve zaman sınırı ne demektir? Siz namazı aşk ile şevk ile kıldırırsanız ve ona rûhunuz­dan mânevî bir heyecan katarsanız, sizinle birlikte cemôat de zamanı  unutur.  Bize  zamanı  unutturacak ve hiç bitmesin dedirttirecek ibâdetler lâzım. Bitse de kurtulsak, dediğimiz şey, şeklen ibâdet gibi görünse de rûhumuza  hiçbir  feyiz  kazandırmaz.  Yani rûhu­muzu coşturmaz, gönlümüzü ferahlatmaz. Terâvîh sadece beden rahatlığı ya  da  sindirim  kolaylığı sağlasın diye kılınmaz.

Sen namaza rûhunu vermezsen, namaz da sana bir şey vermez.

Ne mutlu namazı hakkıyla kılanlara, namazda mi’râcı bulanlara…

Sohbetimizi Hazret-i Mevlânâ’nın bir beyti ile bağlamak istiyorum.
O, ‘Ariflerin namazı benliği yok etmek, cahillerin namazı da yalan yanlış yatıp kalkmaktır’ diyor.
Beytin aslı şöyledir:
Salât -ı ârifân mahv-i vücûdest
Salât-ı, câhilân sehv-i sücûdest”

Hz. Mevlana’nın bu sözünün kaynağı da şu hadis-i şeriftir:
“Nice namaz kılanlar vardır ki, onların namazları sadece ayakta durmak ve yorgunluktan ibarettir ‘

Hırka-i Saadette Terâvih

Terâvih namazının kılınışında örnek alınacak şekil Efendimiz’in kıldırdığı gibi iki rek’atta bir selâm vermektir. Ancak her 4 rekatta bir uzun aralar verdiği için 4’er rekat kılınışı daha çok yaygınlaşmıştır. Enderûn Terâvihinde iki rekatta bir selâm verilirse arada aynı makamdan selevât, 4. rekattan sonra da ilâhi okunur. Nitekim Rûşen Eşref’in 1923 tarihli, muhtelif hâtıraları anlattığı “Ayrılıklar” adlı kitabının “Hırka-i Saâdet Dâiresinde bir terâvîh” başlıklı yazısınındaki şu bölüm­ler, bu uygulamaya bir örnek niteliğindedir:

“Sütun gövdeleri arasında rûyâ hayâletleri gibi silikleşmiş küçük cemâat işte terâvihe kalktı. Her iki rek’atda bir güzel sesler salevât getirmeğe başladı. Ve her dört rek’at başında Enderûnlular Bestenigârdan, Sabâdan, Hüzzamdan, Hicaz ve Acemaşîrandan kadîm besteli Türkçe ilâhiler okuyorlardı…

…Müezzin ‘Elvedâ yâ şehr-i Ramazan, elvedâ yâ şehr-i bereket ve’l ihsan!’ diye nidâ ediyordu. Ağlayanlar ve inleyenler ‘âmin, âmin’ diyorlardı”.

Enderûn’da başlayan bu tertipde, farklı makamların nağmelerinin insan rûhu üzerindeki tesir­leri düşünülerek sıralama yapılmıştır. Böylelikle ibadet ­ deki çoşku, ferahlık; okumalardaki ahenk, dualardaki samimiyet ve ihlas sürdürülerek, otuz üç rek’at olan bu ibadet, bitimine kadar sıkılmadan zevk ve huşu içinde edâ edilmiş oluyordu.

Terâvih tertîbinin ilk tervîhalarda daha pest makamlarda ilâhiler okunur, son iki dörtlüğünü teşkil eden Evc ve Acemaşîran makamları tiz perdelerde seyreden, coşkuyu artıran, hareket ve dinçlik  veren bir yapıya sâhip olduğundan, önceki dört rek’atların makam sıralamaları farklılık gösterse de son iki eviç ve Acemaşîran makam sıralaması hiç değişmemiştir.

Nuruosmaniye Camii Basile Kargopoulo Fotoğrafı 1875

Arap Ülkelerinde

Bazı Arap ülkelerinde İstanbul teravihlerini andıran uygulamalar olduğunu görmekteyiz. Sûriye’de temcidler, salât ü selâmlarla birlikte terâvîh aralarında kasîdeler okunmaktadır.

Bir süre önce Kudüs’e Ramazan ‘da yaptığımız bir ziyârette, terâvih namazı için tarihî câmilerden birine gitmiştik. İkişer rek’at olarak kılınan terâvihin dördüncü rek’atinden sonra bir vâiz efendi yirmi dakika kadar  sohbet  etti. Namaz  öncesi görevlilerle tanışıp Türkiye’den geldiğimizi ve dînî mûskikî ile meşguliyetimizi söylediğimiz için vâiz efendi, tarafımdan da (Ahmed Şahin) bir aşr-ı şerîf okumamı ricâ etmişdi. Daha sonra ikişerden dört rekât daha terâvih namazı kılınmıştı. Bu şekilde terâvih namazlarının sekiz rek’at olmak üzere, hiç acele etmeden ve zaman zaman ilâhi, kasîde okunmak sûretiyle kılınmakta olduğunu öğrendik.

Günümüzde

İstanbul’da ve Anadolu’da muhtelif câmilerde bu uygulamayı ihyâ etmeye çalışan bazı müezzin ve imamlar bulunmakla birlikte, eğitimin yetersizliği yüzünden ya müezzinlerde ya da imamlarda makam­ların uygulanmasında sıkıntılar olmaktadır.

Fâtih Câmii’nde uzun süreden beri tervîhalarda bahis konusu olan makamlarda İhlâs-ı Şerif’ler okun­mak sûretiyle terâvihler kılınmaktaydı. Îhlâs-ı, şerîfler, her birinde farklı bir müezzin tarafından, ilk tervîhada Isfahan, ikinci tervîhada Sabâ, üçüncü tervîhada Hüseyni, dördüncü tervîhada Evc, beşinci tervîhada Acemaşîran makâmında okunarak, salevâtla makam geçkileri yapılırdı. Bu uygulamanın bu câmide hâlen devam etmekte olduğunu biliyoruz.

Terâvihin  hatimle kılınması, yani her rek’atta bir sayfa zamm-ı sûre okunarak, bir günde yirmi sayfaya  tamamlanması;  tervîhaların  beş mühim makamdan ilâhilerle süslenmesi ve bunun medeniyetleşmesi ülkemizde yirmi rekât olarak yaygınlaşmasının sebeplerindendir.

Bu köklü ve üst seviye bir kültürü de birlikte taşıyan geleneğimizin, günümüzde maalesef uygulayıcısı kalmamıştır. Sadece bâzı câmilerde veya mekânlarda bu geleneği bilen az sayıda icrâcılar tarafından uygulamaya gayret  edilmektedir. Ancak bu uygulamayı gerçekleştirebilmek için ilk önce çok sağlam  bir  Kur’an  kırâati  eğitimi,  ardından onun­la eşdeğer mûsikî eğitimi almak gerekir. İkisinden birinin  eksik  olması,  söz  konusu   uygulama   için bir eksikliktir.

Şehr-i İstanbul, Osmanlı’nın pâyitahtı olması sebebi ile burada yaşayan halkın kültürü, eğitimi, gelenek ve âdetlere olan bağlılığı da önemli bir özellik  idi. Zîra herhangi bir kimsenin terâvîh namâzının herhangi bir yerinde câmiye girmesi esnasında, imam efendinin okuyuşundan kaçıncı tervîhada olduğunu anlayacak kadar mûsikîye âşinâ olması başka türlü ifâde edilemez.

Bu bir eğitim işidir. Bu ve benzeri kadîm geleneklerimizin ortadan kalkıp kaybolmasında birkaç sebep etkili olmuştur.

Bunlardan ilki uygulayıcı yâni nitelikli Kur’ân tâlim ve kırâati eğitimi alan kişilerin yetişmemesidir. Bir başka  etken,  Kur’ân eğitimi aldığı halde mûsikî eğitimi almamış kimselerin uygunsuz ve gelişi güzel kırâatleri, bir başka sebep ise körü körüne mûsikî düşmanlığı, Kur’ân’ın mûsikîden uzak olması gerektiği zehâbının yaygın olmasıdır.

İbâdet ve Mûsikî

Oysa mûsikî tarihi insanlık târihi kadar eskidir. Çalışmaları günümüze ışık tutan pek çok ilim adamı mûsikînin din kavramından doğduğu gerçeğini savuna gelmişlerdir. Nitekim köklü medeniyetlerin mûsikîlerinin temelini dîni mâbedler, dîni kavramlar ve mânevî duyguların oluşturduğu bir gerçektir.

Çok önemli bestekârların  da  dini  meşreb ve  mabedleden  yetişerek  yüce  eserler vermesi hiç tesadüf değildir.

Burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir konu da  ibâdet  ile  mûsikî ilişkisini iyi tahlil etmektir.

Yüksek medeniyet bilinci taşıyan Osmanlı’da mûsikînin insana etkisi göz ardı edilmemiş, bilhassa bu etki, hayatın çok önemli anlarında, doğumda, vefatda, evlenme merâsimlerinde, bizzat sosyal hayatın içinde; diğer taraftan ibâdet hayatının içinde yerini ezân, salâ , tesbihat, temcit olarak almıştır.

Şüphesiz bu birleşimlerden en çok haz vereni ise insanların bir ay boyunca ruhsal dinginlik içerisinde ibâdet zevkine erdiği Ramazan ayında edâ edilen, Ramazan ayı hâricinde dâhil olamayacağımız terâvîh namazları içindeki âhenkli seslerden dinlenilecek olan ezânlar, kâmetler, ramazaniyeler, temcidler ve nihayet iştiraki ile huzur bulacağımız terâvîh namazlarıdır.

Çünkü:
“Güzel ses sahibinin, hayatın ve ibadetin zinetidir.”

Enderûn Terâvîhi

Pertevniyal Valide Sultan Camii, Aksaray

Enderûn Usûlü Terâvîhin Tarihçesi

Enderûn   usûlü   terâvih   namazı, Osmanlı iç teşkîlâtında , sarayda, Hırka-i Saâdetde, saray câmileri ve mescitlerde,   selâtîn   câmileri başta olmak üzere büyük câmilerde ve dergâhlarda uygulanmış, Anadolu’ya da  yayılmış  bir  dîni gelenekdir.

Kaynağı Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’ye (1712) dayandırılan bu usûlün târihte saray câmileri dışında uygulamasının en yaygın olduğu yer ise Eyüp Sultan Câmii’dir. Bunun en büyük ıspâtı ise, en çok Ramazan eserine sahip bestekârların “Eyyûbî” lâkâbını taşımasıdır.

Bu usûlü ve tertipleri anlatan bilgilerin hocadan talebeye şifâhî olarak intikâl etmesi nedeni ile yazılı kaynaklar oldukça kısıtlıdır. Bu sahadaki bilgilerin çoğu, bu tür uygulamalara  şahit olan kişilerin hâtırâları arasında yer alan küçük çaplı bilgilerden ibarettir. Ancak sözlü kültür aktarımı yolu ile pek çok sayıda mûsikî eserinin günümüze intikali dikkate alınırsa, anlatımla günümüze ulaşan bilgiler hiç de azımsanacak boyutta değildir.

Bununla beraber 1831 senesi ayında ramazanın ilk gecelerinden birinde sarayda kılınan bir terâvih namazı târihî bir vesika niteliğindedir. Mûsikîde üst düzeyde besteler yapabilecek kadar mûsikî bilen bir pâdişah olan Sultân  II. Mahmud’un  da  bulunduğu  namazda, saray başimâmı, yüksek kabiliyeti ve üstün kırâati ile Kur’ân-ı Kerîm okuyan Zeyne’l Âbidîn Efendi, saray başmüezzini Türk Mûsikîsi’nin dâhîlerinden biri, Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi’dir.

Cumhur müezzinler ise Dellâlzâde, Şâkir Ağa, Mutafzâde, Eyyûbî Mehmed Bey’dir. Bu meclis aynı zamanda ileride bahsedeceğimiz üzere Ferahfezâ makamının da ihyasına vesile olmuştur.

Yakın Tarihimizden

O tarihlerden günümüze doğru gelindiğinde uygulamanın ve bilgilerin azaldığını görüyoruz. Mehmet Niyâzî 1998 yılında  bu  konuda  kaleme aldığı yazısında:

“İlk defa cumhur müezzinlikle Enderûn usûlü terâvih namazının nasıl kılındığını öğren­diğimde istanbul’daki tatbikâtını  da  merak  etmiş görmek istemiştim. Haluk Dursun’un “İstanbul’da Yaşama Sanatı” adlı eserinde de bahsedildiği gibi, dînî mûsikînin üstadlarından Neyzen  Niyazi  Sayın, Tanbûri Necdet Yaşar, Kudûmzen Nezih Uzel gibi büyüklerle görüştüm. İstanbul’da hâl-i hazırda bu eski usûlde terâvih namazı kıldırabilecek imam ve müezzin efendilerin kalmadığını  ifâde ederek  “Geçti  o günler  bir hayal oldu” dediler. Mûsikî erbâbının  güç  beğendiğini, sanatçı tâifesinin kolay tatmin olmadığını bildiğimden işin peşini bırakmadım. Bu sefer câmi muhitlerini iyi bilen kişilere sormaya, İstanbul’da mûsikîden anlayan sesi güzel imam ve müezzinleri araştırmaya başladım. Zôkirbaşılık  da  yapmış   olan   Nusretiye Câmiî imam  ve  hatibi  Ziya  Aykut  Beyefendi   ile  müezzin, ehl-i Kur’ân ve mevlidhân olan Hôfız Fikri Aksoy Beyefendiler’in tekke mûsikîsini en iyi bilenlerden olduklarını öğrendim. Onlardan bilhassa Fikri Hoca’dan 1950’li yıllardan itibaren İstanbul’da bu işin nasıl ve kimler tarafından yapıldığını duymama rağmen el’an mevcut imam ve müezzinlerle bu işi sürdüren câminin kalmadığını bir kere daha te’yiden anladım.  Sadece  Karagümrük   Cerrâhâ   Dergâhı’nda bu iş sürdürülüyordu. Hacı Hafız Hüseyin Tolan , Nuriosmaniye Câmiî”nde Dursun Çakmak, Nusret Yeşilçay, Fatihli Kardeşler İlâhi Grubu ve Üsküdar Aziz Mahmud Hüdai’de, içlerinde ebru üstadı Mustafa Düzgünman’ın da bulunduğu bir grup, zaman zaman cumhur müezzinlikle Enderûn usûlü teravihler kıldırmalarına rağmen her akşam aynı şekilde devamlı olarak bu işi tatbik edebilen câmi kalmamıştı. Eyyûb, Fâtih, Süleymaniye Câmiîlerinde ara sıra uygulayanlar vardı ama dört başı mamur ve bi hakkın yapılması zor oluyordu.

Eyüp Sultan Camiî – Gulmez Fréres arşivi

Geçen sene Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Câmiî’nde Tanbûrî Mehmet Ali Sarı’nın imamlığında ve bazı genç arkadaşlarının cumhur müezzinliğinde bir terâvihte  bulunmuş ve o gün namazda bulunan Dursun Çakmak Hocaefendi’nin de hem imâmetin hem de müezzin mahfilinin iyi ses alıp vermediğini söylediğine şahit olmuştum.

Yine geçen sene Fenerbahçe Câmiî’nde Yunus Balcıoğlu, Neyzen Ahmed Şahin ve Mehmet Kemiksiz eşliğinde Enderûn usûlü terâvih kılınmıştı.

13 Ocak 1999 Çarşamba günü de İlahiyat Fakültesi Câmiî’nde İlhan Tok Hocaefendi’nin imâmetinde genç müezzinlerin eşliğinde yine tam mânâsıyla eski usûlde bihakkın namaz edâ edildi. Tabîi bu münferit hâdiselere dâhil olamayıp en azından nasıl yapıldığına şâhit olmak isteyen meraklılar için de Samanyolu TV de Kadir Gecesi en azından bir belgesel program olarak Türkiye televizyonlarında ilk defa mûsikîyle, makamla gerçek Kur’an tilâvetinin nasıl yapılacağını  gösteren bir örnek sergilendi. İlhan Tok Hocaefendi’nin imâmetinde arada ilâhilerle yatsının farzı Rast makamında kılındıktan sonra  terâvihlerde  arada   ilâhilerle dörder rek’atda sırasıyla Isfahan, Sabâ , Hüseyni, Evc ve Acemaşîran makamında kılındı. Ardından vitr namazı da Karcığar makamında eda edildi ve arada yine aynı makamlarda ilâhiler okundu. İşte  bu şekilde en azından  bu  ışın  konu  yapılması gerektiği bir örnek olarak gösterilmiş oldu.

Süleymaniye Câmiî Vakfiyesi’nde câminin müezzinlik kadrosunda 24 kişinin yer almış olduğunu görmekteyiz. Yalnız Osmanlı zamanında değil Cumhuriyette de “cumhur müezzin” adı verilen birden fazla müezzinin bulunduğu câmiler mevcuttu. 1950’ye kadar Eyüb Sultan Câmiî’nde 10 müezzin, Fatih, Sultanahmet, Beyazıd, Yeni Câmi ve Vâlide Câmiî’nde 9’ar müezzin yer almaktaydı. Nûriosmâniye’de de 6 müezzin vardı. Bugünlerde sayı 3’e kadar düşmüştür. Eski İstanbul’da hangi ezânın hangi makamda nasıl okunacağını, bırakın imam müezzin gibi din adamlarını, sıradan ahâli, hele câmi cemâati çok iyi bilirdi. Sabah ezânı mutlaka Sabâ makâmında okunur, ancak arada Bestenigâr yahut Dügâh çeşnisi kullanılabilirdi. Öğle ezânı Uşşak yâhut Beyâtî (-ki iki makam birbirine çok yakındır) olarak icrâ edilir, hele ikindi ezânı İstanbul’da mutlaka Hicâz olurdu. Akşam ezânı İstanbul usûlünce Segâh ve Dügâh makamlarında, yatsı ise Rast okunurdu. Sabah salâsı, temcid ve Cumâ salâları Dilkeşhâverân, cenâze salâsı Hüseynî ve Segâh makâmında okunurdu” der.

Yeni Cami ve Kayıkçılar / Abdullah Fréres Fotoğrafı

Târihî Bir Vesîka

Sultan Abdülaziz’in torunu Şehzâde Mahmud Şevket Efendi’nin, sarayda kılınan terâvih namazlarında okunan ilâhileri kaydettiği bir defteri mevcuttur. Mahmud Şevket Efendi bu defteri, sürgün hayatı boyunca beraberinde götürmuş ve muhâfaza etmiştir. Daha sonra bu târihî vesîka Emin Saraç Hocaefendi’ye intikâl etmiştir.

Şehzôde Mahmud Şevket Efendi’nin Ramazan süresince okunan terâvîh ilâhi tertibini kaydettiği defterinden birkaç  sayfa.
(Emin Saraç Hocaefendi Arşivinden)

BİRİNCİ GECE

1. Müştâk olup özlediğim Şehr-i Ramazan merhabâ
2. Kudûmün rahmet ü zevk u safâdır Yâ Rasûlâllâh
3. Benim maksûdum âlemde değildir lâkin illâ hû
4. Ey enbiyâlar serveri ey evliyâlar rehberi
5. Nûr ile doldu yine kevn ü mekân

İKİNCİ GECE
1. Nûr ile doldu yine kevn ü mekân

2. Ey nübüvvet tahtının şâhı Habîb-i Kibriyâ
3. Ey aceb bilsem nedir Yâ Rab bu derdin çâresi
4. Ey şehr-i nüzûl-i sûre
5. Acep bu benim cânım âzâd ola mı yâ Rab?

ÜÇÜNCÜ GECE

1. Çün doğup tuttu cihân yüzünü hüsnün güneşi
2. Düştü câna âkıbet sevdâ-yı aşk

YİRMİ DOKUZUNCU GECE
1. Gelin ey kardeşler gelin hû Mevlâm Hû
2. Bağrımdaki biten başlar Muhammed’in aşkındandır
3. Zâhidâ sûret gözetme içerû gel câne bak

4. İsteyen yâri hâk ider vârı
Bulsa dildârı saklar esrârı
5. Acep bu benim cânım âzâd ola mı yâ Rab?

OTUZUNCU GECE
1. Müştâk olup özlediğim şehr-i Ramazân elvedâ

Enderûn Terâvîhi ve Cumhur Müezzinliği Uygulama Şekilleri

Enderûn usûlü terâvih namazının  kılınışında iki şekildeki uygulama öne çıkmaktadır;  bunlardan biri mûsikîşinas bir müezzin topluluğunu makam geçkileri ile yönlendirerek namazı kıldırmasıdır.

İkinci şekli ise; makamlar arasındaki geçkileri müezzin topluluğunun yaparak imama yol açması ile  gerçekleştirilendir. Bu  uygulamada her halükârda imam ve müezzin topluluğunun mahreç, tâlim, tecvid ve  Kur’an kırâati konusundaki mahâret ve başarısının yanında mûsikişinas olması vazgeçi­lmez bir haslettir. Zirâ Kur’an’ın, tesbîhatıni duâların tecvid ile kırâat kâidelerini bozmadan makam ile okunması çok özel bir birikim gerektirir.

Vakit Namazlarındaki Cumhur Müezzinliği Gülbank (Tasliye)

Vakit namazlarında sünnet kılındıktan sonra müezzinlerden biri (genellikle başmüezzin) gülbank şeklinde cemâati Efendimiz  (S.A.V.)’e  salat  ve  Hz. Bilâl-i Habeşî ile hayır sahiplerine “Fâtiha” okumaları için dâvet eder ki buna “Tasliye” denir. Sözleri şöyledir:

“Râsûl-i Ekrem ve Nebiy-yi Muhterem, sultânü’l enbiyâ, burhânü’l asfiyâ şefi-i ruz-i cezâ, Ahmed ü Mahmûd ü Muhammed Mustafâ sallâ’llâhü teâla aleyhi ve sellem Efendimiz Hazeretleri’nin, mübârek, mutahher, münevver rûh-i saâdetlerine salâvâti şerîfe getirenlerin ilâhi âhir ve âkıbetleri hayrolaa..

Âl-i ezvac-i tâhirât, evlâd-ı Rasûl, ashâb-ı güzîn,sâir enbiyâ-i âzam ve rusul-i  fihâm  hazerâtının  cümle ervâh-ı kudsiyeleri   içün,   pîrimiz Bilâl-i Habeşî radıya’llâhü anh Hazretleri ‘nin rûhu içün, bu câmînin bânîsi (burada camiyi yaptıran zâtın adı zikredilir) …………’nin, rûhu   içün,  bu camiden bugüne ka­dar güzerân eylemiş eimme, hutebâ, müezziniyn ve   kayyûmiynin,    sâhibü’l hayrât ve’l hasenât ervahı, içün ve kâffe ehl-i îman ervâhı içün, Allah rızâsı üçün el-Fâtihâ”

“Tasliye” akşam namazı hâriç diğer bütün vakitlerde ilk sünnetten sonra, kâmetten önce okunurdu. Bu sâyede Efendimiz ve Bilâl-i Habeşî (R.A.) ile birlikte; câmiyi yaptıranın ve hayır sahipleri de hayırla, rahmetle her namazdan önce anılmış, ruhlarına Fâtiha okunmuş oluyordu.

İhlâs-ı Şerîf ve Kâmet

“Gülbank” dan sonra bir müezzin herhangi bir makamdan üç defâ “İhlâs-ı Şerîf” okur. Bu da üç ihlâs-ı şerîfin bir hatim değerinde olduğu hadisi şerîfince her farz namazdan önce bir hatim indirme sevâbına mazhar olma niyetini taşır. Daha sonra aynı müezzin veya bir diğeri aynı makamı devam ettirerek “kâmet” eder. İmam da iftitah tekbîri ile namazı kıldırmaya başlar. “Zamm-ı Sûreler”in sesli okunduğu bir vakit ise müezzinin kâmet ettiği ses ve makamı tâkip eder. Tilâvetin akıcılığına göre makam değiştirebilir.

Tekbîler

İmâmın iftitah tekbîrini ve diğer tekbirleri ve selâmları bir müezzin hemen imâmın arkasından yüksek sesle tekrarlayarak daha gerideki cemâate duyurur. İmâmın “Semia’allahu limen hamideh” demesinden sonra “Rabbenâ leke’l hamd” der. Selâtîn câmilerinde son cemâat yerlerinde içeriyle bağlantısı bulunan “mükebbire” denilen balkonlar olurdu. Bu balkonlarda tekbirleri ve selâmları tekrarlayarak buradaki cemaate duyurmak için bir müezzin bulunurdu.

Salât-ı Münciye

Selâmdan sonra “Allâhümme ente’s selâmü ve minke’s selâm tebârakte yâ Ze’l celâl ve’l ikrâm” duâsı bir müezzin tarafından okunur. Son sünnet yoksa burada, varsa son sünnetten sonra “alâ rasûlinâ salavât” der ve cumhur olarak “Salât-ı Münciye” okunur. “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedi’v ve alâ âli seyyidinâ Muhammed. Salâten tüncînâ bihâ min cemî’il ahvâli ve’l âfât ve takdıylenâ bihâ cemîa’l hâcât ve tüdahhirunâ bihâ min cemî’i’s seyyiât ve terfe’unâ bihâ ‘indeke a’le’d deracât ve tüvelliğunâ bihâ aksa’l ğâyât min cemî’il hayrâti fi’l hayâti ve ba’de’l memât. Hasbüna’llâhü ve ni’me’l vekîl (3 kere) ni’me’l mevlâ ve ni’me’n nesıyr”

Süleymaniye Camii İç Görünümü / Sébah ve Joaillier Fotoğrafı

Tesbîhât

Farzdan sonra bir müezzinin “sübhânallâhi ve’l hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhü vallâhü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi’llâhi’l aliyyi’l azîm” tesbihisini okumasından sonra diğer bir müezzin tarafından “eûzü besmele” çekilerek yüksek sesle “âyetü’l kürdî” okunur. Ardından âyetü’l kürdîyi okuyan müezzin, “Zü’l celâli Sübhâna’llâh” der ve tesbihlere başlanır. Fakat burada da bir başka müezzin “Sübhâna’llâh”ları sesli olarak 7, 11 veya 21 kere birbirine bağlı olarak icrâ ettiği makamda söyler. (“Sübhâna’llâhi sübhâna’llâhi sübhâna’llâhi sübhâna’llâh” şeklinde) Genellikle aynı müezzin:
“Zü’l kemâli’lhamdü lillâh” der ve diğer bir müezzin 33 kere içten okunan “elhamdü lillâh”ları 7, 11 veya 21 kere yine birbirine bağlı olarak okur. (“Elhamdü lillâhi’l hamdü lillâhi’l hamdülillâh” şeklinde) Bu müezzin “elhamdülillâh” ların sonunda “zü’l kudrati’llâhi ekber” der başka bir müezzin 7, 11 veya 21 kere birbirine bağlı olarak “Allâhü ekber” leri okur. (“Allâhü ekbera’llâhü ekbera’llâhü ekber” şeklinde.) Tesbihler uzun olmayan nağmelerle yürükçe çekilmelidir. Asıl olan 33 kere çekilmesidir. Her nefeste 11 kere olmak üzere 3 nefesde çekilebilir. Ama çok uzun olması ihtimaline karşı  7,  11  veya  21  kere  de  çekilebilir.)  ve “Lâ ilâhe illâ’llâhü vahdehû  lâ  şerîke  leh.  Lehü’I  mülkü ve lehü’I hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” diye devam eder. En sonda okunan “Sübhâne Rabbiye’I aliyyi’I  a’le’I  vehhâb” duasını müezzinler koro şeklinde (cumhur olarak) okuyarak tesbîhâtı bitirirler. Burada  dua  mahiyetinde  başka  metinler  veya âyetler de cumhur olarak okunabilir. Meselâ, “elâ inne evliyâ Allah” âyetini bir müezzin okur ve bu âyetin devamı olan “lâ havfün aleyhim velâ hüm yahzenûn” kısmı bütün müezzinlerin iştirakiyle okunur.

Muhterem Necdet Tanlak’ın hocası Hâfız Hüseyin Tolon’dan nakil ile, eskiden namazın başında kamet hangi makamdan alındıysa cumhur müezzin­liğinin de aynı makamdan yapıldığı bilgisini vermektedir.

Âminler

Duâ için ellerin kalktığı bu sırada bir müezzin, son âyet okunurken  hangi makam yapılmış ise o makamın zemin nağmelerinde birkaç defa “âmin” der. Buna ”küçük amin” denilir. Daha sonra par­lak ve geniş sesli bir diğer müezzin de herhangi bir duânın mesela “Yâ muhavvile’l hâli ve’l ahvâl” veya “Yâ müfettiha’I ebvâb” gibi ilk kısmını tiz  perdeden uza­tarak okumaya başlar. Sesini biraz daha yükseltip birkaç defa “amin” çektikten sonra duanın devamı olan “havil hâlenâ ilâ ahseni’l-hâl” veya ” iftah lenâ hayra’l­ bâb” kısımlarını da okuyarak karar verir. “Büyük âmîn” denilen bu kısmın arkasından başka bir müez­zin birkaç defa daha “amin” der. Bu sırada bütün müezzinlerin   hep bir ağızdan “ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” demeleriyle dua sona erer.

Mihrâbiye

Duânın  sonunda  imam  “Mihrâbiye”   okur. Burda  icrâ edilen makâmı devam ettirebileceği gibi, makâmın  seyrine  ve âyetlerin mânâ  içeriğine göre istediği bir makama geçki de yapabilir.

Beyazıt Kulesi’nden Süleymaniye Camii / Photographie C. G.

Terâvih Namazlarında Cumhur Müezzinliği

Yrd. Doç Dr. Nuri Özcan’ın “Cumhur Müezzinliği ile Enderûn Terâvih Namazı” adını taşıyan araştırmasında şu bilgiler yer alır:

Türk dinî mûsikîsinde  bir  icrâ  tarzı  olan cumhur müezzinliği, genel anlamıyla “topluca ve belli bir tertip üzerine yapılan müezzinlik” şeklinde ifade edilebilir. Müezzin kadroları geniş olan büyük camilerde namazın kılınması esnasında bütün müezzinlerin katılımıyla icrâ edilen cumhur müezzinliği, müezzinlerin bazı ibâreleri bir ağızdan (koro şeklinde), bazılarını ise kendi aralarında sırayla nöbetleşe okumaları şeklinde tatbik edilirdi. Günümüzde bazı selâtîn camilerinde tamamen eski icrâ tarzına bağlı bir tatbikat görülmese de cumhur müezzinliğinin kısmen icrâ edildiğine şahit olmaktayız. Cumhur müezzinliği vakit namazlarında öğle, ikindi ve yatsı namazlarıyla Cuma, bayram ve Terâvîh namazları esnasında ve ayrıca mübarek gün ve gecelerde icrâ edilirdi. Müezzinler arasında ses cinsi, nefes miktarı, nağmelerdeki birlik ve uyumun ön planda olduğu cumhur müezzinliği, müezzinler için adeta bir “meslek eğitimi’; bir “okul” du.

Ramazân’da câmilerde cemaatle kılınan terâvîh namazları, imamın her birini ayrı makamlardan kıldırdığı dört rekatlar ve her dört rekat arasında müezzinlerin okudukları ilâhilerle daha da anlamlı bir hâl alır. Dört rekatlar arasında müezzinlerin hep bir ağızdan (cumhur) okudukları “Ramazan ilâhileri” nden her  terâvîhte  beş  adet  okunması  âdet  haline gelmişti.

Güftelerinde, duaların kabul edilme ve af mevsimi olduğu, her  türlü günâhın affedileceğinin müjdelendiği,  bu ayın gelmesiyle duyulan sevinç ve uzaklaşmasından, sona ermesinden dolayı duyulan üzüntüyle birlikte tekrar kavuşma temennîlerinin terennüm edildiği “Ramazan ilâhileri”ni konuları itibariyle üçe ayırmak mümkündür:

1. İlk on günde Ramazan ayına ulaşmaktan duyulan sevincin dile  getirildiği  güfteler  üzerine yapılmış besteler okunur, bu ilâhilerin güftelerinin nakaratlarında “merhabâ”, “yâ merhabâ”, “dost mer­habâ”  ifadeleri  hâkimdir. Bu ilâhilere örnek olarak “Donandı her yer kandiller ile/Doldu camiler mü’minler ile” mısrâlarıyla başlayan Acemaşîrân ilahi ile Muallim İsmail Hakkı Bey’in “Merhaba ey sevgili mâh-ı mübârek merhabâ / Merhaba ey âlemin feyz ü neşâtı merhabâ”” mısralarıyla başlayan Sabâ-zemzeme makamındaki ilâhisi verilebilir.

2. Mâh-ı ğufrân (af ayı)” da denilen bu ayın ikinci on gününde, Allah’tan rahmet ve merhamet niyâz eden güfteler üzerine yapılmış ilâhiler okunur. Zekâizâde Hâfız Ahmed Efendi (lrsoy)’nin ” Hamd ü minnettir sana ey Hâlık -ı kevn ü  mekan  /  Mürde diller oldu ihyâ  geldi şehr-i Ramazan” beytiyle başlayan Besteısfahân  ilâhisi ve “Yâ  ilâhi  cümle sensin cümle sen / Sen dururken diyemezem bana ben” mısralarıyla başlayan Hamâmizâde İsmail Dede Efendi’nin Bestenigâr ilâhisi de bu bölümdeki eserlere örnek olarak verilebilir.

3. Son on günde ise artık sonuna yaklaşılan Ramazan’ın uğurlanmasından duyulan hüznün dile getirildiği ilâhilere  yer  verilir, bu ilâhilerin güftelerinde de “elvedâ”, “dost elvedâ”  gibi  nakaratlar  bulunur. Muallim İsmail Hakkı Bey’in “Kullarında yok sana layık metâ’ / Elvedâ şehr-i Ramazan elvedâ” mısralarıyla başlayan evc ilâhisiyle “Elvedâ bizden sana ey şehr-i rahmet elvedâ / Sen gidesin ille bizi yaktı hasret elvedâ” mısralarıyla başlayan Acemaşîrân ilâhi de bu bölümün örnekleri  arasındadır.  Ayrıca  Ramazan’ın  ilk  on beş gecesi “Karşılama Geceleri”, son on beş gecesi de “Uğurlama Geceleri” olarak adlandırılmıştır.

Terâvih namazı, genellikle şu usûl takibedilerek kılınırdı: Yatsı’nın son sünnetinden sonra müezzinbaşı “Sübhânallâhi ve’I hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü va’llâhü ekber; ve lâ  havle ve  lâ  kuvvete  illâ  bi’llâhi’I aliyyi’I azîm” şeklindeki “tesblh”i, çoğunlukla Isfahân bazen Nevâ makamında yüksek sesle okur ve ardından müezzinler aynı makamdan “Allâhümme salli alâ Muhammed” dedikten sonra bir kişi de tekbîr alır. Yirmi rekat kılınan terâvih namazı, çoğunlukla dört rekatta bir selâm vermek sûretiyle edâ edilir. Bu dört rekatlarda daha çok şu makam sıralaması takip edilir:

1- Birinci dört rek’at Isfahan (veya Nevâ), ikinci dört rek’at Sabâ, üçüncü dört rekât Hüseynî, dördüncü dör rek’at Evc, beşinci dört rek’at Acemaşîrân.

2- Birinci dört rek’at Rast, ikinci dört rek’at Uşşak, üçüncü dört rekât Sabâ, dördüncü dör rek’at Evc, beşinci dört rek’at Acemaşîrân.

Bu iki makam sıralaması dışında tatbik edilen ve gözlenen bazı makam sıralaması dışında tatbik edilen ve gözlenen bazı makam sıralamaları ise şu şekilde tesbit edilmiştir:

a- Nevâ (veya Isfahân), Sabâ (veya uşşak), Hicaz (veya Muhayyer), Evc, Acemaşîrân.
b- Saba  (veya    Dügâh,   Bestenigâr),  Hüzzâm, Ferahnak, Evc, Acemaşîrân.
c- Rast ,   Sûznâk,    Nevâ,    Evc,    Acemaşîrân.
d- Sabâ, Hüseynî, Nevâ, Evc, Acemaşîrân.

Yukarıdaki tablodan anlaşılacağı üzere, son 2 dört rekattaki Evc (13- 16. rekatlar) ve Acemaşîrân (17-20. rekatlar) sırası hiç değişmemekte, ilk üç dört rek’atın makam sıralaması ise zaman zaman değişebilmektedir.

Terâvîh namazı, her dört rekatta bir, imamın selâmından sonra müezzinlerin, imamın kırâatında icrâ ettiği makamdan bir ilâhi okuması ve ardından da, sonraki dört rekat hangi makamdan  kıldırılacaksa müezzinlerin,  o makamda “Allâhümme salli alâ Muhammed”i söylemesi şeklinde devam eder. Tabii ki burada imam ve müezzinlerin, dört rekatlarda tatbik edilecek makamlar konusunda önceden fikir birliği yapmış olmaları gerekmektedir.  Teravih’in son dört rekatında imamın Acemaşîrân makamında selâm vermesiyle ya aynı makamda bire ilâhi veya daha çok herkesin bildiği “Allahümme salli ale’l Mustafâ / Bedî’i’l cemâli ve bahri’l vefâ” mısralarıyla başlayan Mâhur Salât-ü Selâm okunur.

Bir müezzinin “Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte vettebe’ne’rrasûl, fektübnâ me’aşşâhidîn” âyet-i kerîmesini Acemaşîrân makamından yüksek sesle okumasından sonra yapılan duayı müezzinlerin, vitir namazı için Segâh ve Hüzzam makamından aldıkları “Allâhümme salli alâ Muhammed” takip eder ve vitir, aynı makamdan kıldırılır. Terâvîh namazında makam değiştirmek geleneğinin, büyük bestekârımız Buhûrîzâde Mustafa Itrî (ö. 1711) tarafından konulduğu rivâyet edilmektedir.

Önemli bir husus da müezzinliğin başından itibâren her makamın en pest perdelerden en tiz perdelere kadar zorlanmadan rahatça icrâ edilebileceği bir akord tesbit edilmelidir.

Dolmabahçe Camii ve Çevresi / 1850′ler Claude-Marie Ferrier fotoğrafı Pierre de Gigord Collection

Terâvîhde Sûre Tertipleri

Önemli bir husus da rek’atlarda   imamın Fâtihâ’dan sonraki zamm-ı sûreleri de tasnif ederek okumasıdır. Ayetler gelişi güzel sıralanmaz, mânâlarına dikkat edilerek tertib edilir. Meselâ rah­met âyetlerinden, dua niteliğindeki   âyetlerden, tesbih âyetlerinden, peygamberlerden bahseden âyetlerden, konuları birbiriyle bağlantılı âyetlerden, sonları kâfiyeli âyetlerden oluşan tertipler yapılabilir.

Namaz kıldırırken de imamın yatsı ve vitr namazlarındaki kırâatini “tedvir” tarîki ile, yâni acele etmeden, orta hızda bir akıcılıkla; teraâvihde ise “hadr” tarîki ile yani yürükçe bir okuyuşla icrâ etmesi  gerektiğini  ilâve  edelim.  Fakat  bu  yürüklük acele ederek kelimelerin anlaşılmaz hâle  gelmesi şeklinde asla olmamalıdır. Tam aksine bir veya iki nefes arası verilmesi uygun olur.

Terâvîh ile İlgili Hâtırâlar

Geçmişde enderûn usûlü terâvîh namazının kılındığı câmilerdeki cemâatin de önemli bir kültürel birikimleri vardı. En azından terâvihle bütünleşmiş makamları ayırt edebilecek kadar mûsikîye vâkıf idiler. Öyle ki yatsı namazına ve terâvihe geç kalanlar, imâmın namaz kıldırırken icrâ ettiği makamdan terâvîhin hangi bölümünün kılındığını, kaçıncı dört rek’atında olduğunu anlıyorlardı.İmam veya müezzinlerden birinin icrâ edilen makamın bir sesini yanlış bastığında eleştiri konusu oluyordu ve hoş karşılanmıyordu. Bu mevkilerde bulunan kişilerin böyle hataları yapmasına tahammülleri yoktu. Dolayısıyle o devirlerde imamlık ve  müezzinlik görevine gelecek olan kişiler titizlikle tesbit ediliyor, dini bilgileri yanında, yabancı dil bilgileri, tarih, edebiyat, tasavvuf, hatta   psikoloji bilgileri   olmasına, en önemlisi de güzel sesli ve mûsikîşinas olmalarına dikkat ediliyordu. Bu hasletlerin çoğuna da zaten cemaat vâkıf idi.

Eskiden büyük konaklarda sâir günlerde imam bulunmasına rağmen Ramazanda, terâvîh namazı için özel olarak mûsikîye vakıf bir imam ve güzel sesli müezzinlerin iftara davet edilmesi adetti. Teravih namazına kalan misafirlerle hâne halkı için sofaya veya mevsimine göre uygun bir odaya arâkiyeler ve atlas üzerine ipek, sırma işlenmiş şâşâlı seccadeler yayılırdı. İmamın iki yanına kalın balmumları dikilmiş iki şamdan konurdu. İmamın sesine dokunmasın diye uzağına konan iki buhurdanda öd veya amber yakılırdı. Müez­zinler cemâatin en gerisinde oturur her 4 rekatta bir ilâhiler, tevşihler okunurdu. Namazın sonunda imam efendi, mihrâbiye okur, bu şekilde terâvîh namazı son bulurdu.

İstanbul’un güzel sesiyle meşhur hâfızları ve kurrâları terâvîh namazını  hep  aynı  mekan­larda kılmamaya  gayret  ederlerdi. Bunlar,  Rama­zan boyunca “gezici terâvîh  grupları”  oluşturarak farklı  câmileri  dolaşır,  gerek   Enderun   usûlü   ge­rek bilinen şekilde terâvîh namazını kıldırır, halkın gönlünü renk ahenk ilahilerle hoş ederlerdi.

Sermüezzin Dede Efendi

Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi’nin Sultan II. Mahmud Han’ın müezzinbaşısı olduğu zamanlarda yaşanan şu hatıra dikkat çekicidir:

Sultan II. Mahmud  Han  dönemi  bir  Ramazan gecesi sarayda Enderûn usûlü terâvîh namazı kılınıyordu.  Sultanın da cemâat içinde bulunduğu bu namazda Kazasker Zeynel Âbidin Efendi hünkâr imamı, Dede Efendi ise sermüezzindi. Terâvîh namazının son dört rek’atın da usûl  gereği müezzinler Acemaşîran makamında salevât-ı şerîfe okudular. İmam Efendi namazı aynı makamda kıldırmaya başladı. Ancak makâmın sonunda karar perdesini Acemaşîran yerine iki perde altta bitirdi. Bu şekilde makam o güne dek pek kullanılmayan Ferahfezâ makamına dönüştü.

Doğal   olarak Acemaşîran makamında ilahi okumaya hazırlanan Dede Efendi, makam son anda değişince kısa süreli bir şaşkınlık yaşadı. Çünki, Ferah­fezâ makâmında o güne dek hiç ilahi bestelenmemişti. Ancak, Dede Efendi Yûnûs Emre Hazretleri’nin “Şûride vü şeydâ kılan yârin cemâlidir beni” güftesini imam efendinin son selamından sonra irticâlen, besteli  bir ilâhî gibi usûle uygun bir şekilde Ferahfeza makamında terennüm etti. Hepsi de mûsikî dehası  olan talebelerine de dönüşlerde kendisine eşlik etmesini işaret etti.

Namazdan sonra Diğer  Osmanlı  padişahları gibi kendisi de mûsikîşinas olan Sultan II. Mahmud , Dede Efendi’yi takdir etmiş ve Ferahfezâ makamının ihyâsını  ricâ etmiştir. Bundan sonra Dede Efendi  Ferahfezâ  makamında  bir  klâsik takım ve ardından meşhur Ferahfezâ âyinini bestelemiştir .

Bayram Namazı

Bayram namazlarının bilhassa selâtîn câmilerindeki uygulaması gönüllere ayrı bir letâfet verir. Sabah ezânından önce minâreden temcid, salâ, kasîde ve bayrâmiyyeler okunur. Ezândan sonra sabah namazı tabîî şekilde kılınır. Tesbîhat cumhur müezzinlik ile yapılır. Daha sonra bayram namazı vaktine kadar vâiz efendi vaaz eder veya Kur’ân-ı Kerîm ve kasîde okunabilir. Bayram namazına az bir zaman kala Hatip Zâkiri Hasan Efendi’nin Beyâtî Bayram Salâsı müezzinler tarafından müezzin mahfelinden icrâ edilir. Daha sonra imam efendi bayram namazını kıldırır. Namazdan sonra Buhûrîzâde Mustafa Itrî’nin Segâh Tekbîr’i müezzinlerin önderliğinde okunur. Bu esnâda imam efendi hutbe okumak için minbere çıkar. Hutbe duâlarını tekbîrin Segâh perdelerine uyarak okuması âhengin kesintiye uğramaması bakımından önemlidir. Hutbe duâları arasındaki her “…ve kebbirkü tekbîrâ!” ifâdesinden sonra tekbîr getirilir. Hutbeden sonraki duâlar arasında da bu tekrarlanır. İmam efendi minberden indikten ve tekbirler tamamlandıktan sonra bir müezzinin okuyacağı aşr-ı şerîf ile bayram namazı merâsimi sona erer. Daha sonra bayramlaşmaya geçilir.

Her müslümanın mutluluğu, şükrü, ihsânı, dostluğu teneffüs ettiği bayram sabahları yine bu âhenklilik içerisinde gönüllerin, rûhların mânevî duygularla, bedîî zevklerle hoşnutlukla dolmasına vesîle olur.

Süleymaniye Camii 1869

Süleymâniyede Bayram Sabahı

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne
Bir mehabetii sabah oldu Süleymaniye’de Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan, Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan. Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir ‘i

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir, Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir. Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya. Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine

Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor, Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor. Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.
… Yahya Kemal Beyatlı

Kaynaklar
🔸 Neyzen Halil Can, “Dînî Mûsikî Dersleri”
🔸 Bekir Sıdkı Sezgin, “Dînî Mûsikî Ders Notları”
🔸 Y. Doç. Dr. Nûri Özcan, “Cumhur Müezzinliği”
🔸 Doç. Dr. Emin Işık, röportaj
🔸 Dr. Mehmet Ali Sarı, röportaj
🔸 Prof. Dr. Mustafa Uzun, “Edebiyatımızda Ramazân”, Nesil Dergisi.
🔸 Neyzen Niyâzi Sayın, sohbet, hâtırâlar, röpotaj
🔸 Necdet Tanlak, sohbet, hâtırâlar, röportaj
🔸 Hakan Alvan, makâle, “Terâvîh namazı mûsikîsi”
🔸 Ahmed Şahin – Mehmed Kemiksiz, Türk İslâm Mûsikîsi Külliyâtından, “Tevşihler”, Ulus Müzik.
🔸 Mehmet Niyazi, makâle, Feza Gazetecilik 1999